1 Kasım 2015 Pazar

ADEMİYET

Mor üstü kızıl ötesi, desibel altı kubbe dibi
Hayat denilen olgu bir çan çiçeği şarkısı, rüzgarla yayılan
Kimi kulaklarda hüsran, kimi kulaklarda bir muhteşem figan
Bazı tınılar huzur kokar, bazı yalanlarla yılgın dudaklar
Sebebi yalnızlık, gecenin bir kısmının mavi olmasının
Ağırlığı kahır eskeriyetli ruhun parçalı siyahlığının
Tiryakilik şerhindendir mufassal kalabalıkların olgun dikenleri
En ulvi bedbahtlar haram ile kazarlar güzele müteşabih tepeleri
Lalettayin hüzün basar sadırları, satırlar dolsa da dolmaz levha
Aşınır ürkek kelami kavimler de olamaz tek bir çizgiye deva
Boş yere ağlamaz insan vardır her yaşın bir müsebbibi
Yar için akar kiminin ki, müptezellerden ağyara ağlar kimi
Boşanan gecenin sonunda doğar güneş batmak için meçhul bir beldeye
Bir güneş de doğar kimi yüreklerde uzanacaktır en kutlu ebede...

30 Ekim 2015 Cuma

KAPILAR

Kapılar kapıyor üstüme fersah fersah kapılar
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar
Kilidi memleket kadar uzak
Anahtarı bir moda gülüş gibi tuzak
Menteşeleri memat kasnak
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar

Sızar yüreğime alttan gelen huzuru
Yürek çabalar atmak için de kıramaz buzunu
Çabam kaçar kaf dağının ekose eteğine
Kaçar kaçar gittimse de
Açılmadı kapılar
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar

Gül dikeni açar makineleşmiş zihnimde
Diken değil gülün kendisi batar balçık ruhumda
Yalpalar, dik duramaz o görkemli dağlar kıyametimde
Çağlar atlar, kaynar, boşanır yağar yağmur gökkubbemde
Yine de açılmaz kapılar
Durur karşımda ben gibi
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar.

Sessizce bekleyişim oldu, parçalanıncaya kadar
Bağırdım, çığırdım da zaman soluncaya dek
Ağlamaktan yitirdim gururumu kimi anlar
Zaaflarım dost meclisi bile kurdum tek tek
Ama açılmadı kapılar
Baktı bakışlarıma da kırpmadı gözünü
Açılmadı kapılar
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar
Ben durdukça da önünde açılmayacaklar...




NİDA

Hadi gidelim kardeşim...

Makaraların kül denizinde boğulmadığı, ateşin sevenlere sakin ve serin olduğu diyara gidelim. Tellerin şehvet pazarının tınılarını dillendirmediği, bir ekmek ikiden az bölündüğünde boğazdan geçmediği sofraya gidelim. Suretlerin çelik kapılardan olmadığı, tebessümün bir taç gibi gururla takıldığı memlekete gidelim. Kumdan riya kalelerinin inşa edilmediği, mavi kuşların ve benekli atların rüzgarla oynadığı iklime gidelim. Bakışların hançer gibi sinelere saplanmadığı, hayanın simalara renk verdiği topluma gidelim. Çürümüş zihinlerin meydanlarda gövde gösterisi yapmadığı, ''ah'' edecek derdi olmayanın yoksul sayıldığı ülkeye gidelim. Karton ahlakların üretilmediği, yüreğinde çocukların gülüştüğü devre gidelim. Tevazunun enayilik olarak görülmediği, edebin her eve zimmetli olduğu mahalleye gidelim.

Gidelim kardeşim, bizi biz yapanın ne olduğunu çok iyi bildiğimize gidelim.

Hadi gidelim, tüm ömrümüzce beklediğimiz o huzur anına gidelim.

Kardeşim gidelim, bizi bekleyene gidelim.

Hadi kardeşim ver elini yüreğine de sana o yüreği verene gidelim.

27 Ekim 2015 Salı

LAF Ü GÜZAF

Ah Pollyanna... ne olurdu biraz daha açık olsaydın...

Şimdiki zaman bir başka kuzum. Biraz çarpık, biraz tuzlu ve kısmi olarak gizli buzlanmalı virajlarla dolu. Habersizlik bir hayal artık, hayalden de uzak, bir kirli gülünç tuzak. Daimi yellenmelerde zihinlerimiz, ondandır bu abdestsizliğimiz. Yamalı müsabakaların müzmin top toplayıcıları, mekansız kapı gıcırtatıcıları, taka-tuka merkezli politikacıları ve dahi kimsesizlik kuyusunun güneşsiz yosun pıtırcıkları...

Sakladık samanları lakin retrotik zamansal kırılmalar ile böğrümüzden vuruşmuş kirpilere döndük. Öldük ve yaşar sandık özümüzü de anlamlaştıramadık bir türlü bu ıssızlık kabul etmiyor özrümüzü. Gözümüzün önünde bir devr-i sevda ki saçlarını manolya kokulu türbanına güzlemiş, dökülen iman yapraklarını iklim iklim, bucak bucak masumiyet pazarına istiflemiş. Kemirgen erimesi yapan ultra sementik dillerimizi şişe takıp kısık ateşte en az dokuzyüzelli sene embesilleşinceye kadar bekletmeliymişiz. Ya da daha kapital kurşunları bir Filistin'li çocuğun kalbinde bulabilirmişiz ama biraz ibranileşebilirmişiz veyahut meşberince suudileşebilirmişiz.

Hop-hop kültürü bizim sembolik anlatımlarımızın başında gelir, iki ileri bir geri hırpalamak ata yadigarı kayıklarda erilir. Bazı başı çekenler halayına mendil büker, bazısı soğan kırıp fırındaki mercimeği süzer. Üzerler oryantal düşünürler orta yatırdaki evliyayı, evladiyelik masallar ile kaynatırlar cadı kazanının dibi sıyıran bu üç kuruşluk opera yazarları. Kumsalda uzanmış deniz kapuklarının kıvrımları üzerine oynanır yetim malı iddialar, itibarlarını yok paraya satar bu mendebur, ağzı sheakspeare kokan kartlaşmış kuklalar. Punduna getirtmek için öküz altına buzağı itelemekten helak olan çürük vişne kızılı çömezler, korkarlar da öküz öldürenin kırmızısından; öküzü yaşatanın azabını bir türlü akıl edemezler.

Pislik yağarken üzerimize, topuklu ayakkabılar ile şemsiye putunları diktik kabrimize. Elalem ne der diye fiskos masalarında ömür çürütürken, kardeşimizin etini az pişmiş indirdik midemize mütemadiyen. Metanetten ödün vermedik belki ama, öd santrallerimizi hep en verimli rahimlere kurduk. Kudurduk azizim içtenlikle kudurduk, magma magma titreşen aşamalı ayıplarımızla bir edepten bir ebede savrulduk. Kalburüstü aznavurculuk farslarımızı alıp bir taraflarımıza şikelemeliydik zamanında da geçti borun nazarı, helalarda kavuşuruz artık orada buluruz boncukları.

Bu sözlerimden anlayın anlayacaklarınızı; kimi yalnız zamanlarda seyran olur gönüller, kimi gönül eyler çiban panayırlarında erir, buhar olur bir nefesle yiter giderler...

Ah Pollyanna... ne olurdu biraz daha açık olsaydın musalla taşınının üzerine anlattıklarında!

22 Ekim 2015 Perşembe

A VE BİR O KADAR DA DEM

Akışkanlığını kaybeden hüznümün çaprazında kalan adamla göz göze geldiğimde, sözlerini bilmediğim için sadece son hecelerinden yakalayabildiğim şarkıyı söyleme çalışıyordum. Adamın gözleri benim gözlerime kitlendi ve gözsel bir bütünleşme yaşadık. Bu gözsel bütünleşmede şoförün hiçbir rolü yoktu. Çünkü o asfaltı yeni döşenmiş yolda döşür döşür gitmekle meşguldü. Şoför olağanca ieteteliğiyle yolda seyirttirirken, ben adamla gözsel şölenime devam ediyordum. Bu gözsellik adama pek hayırlı gelmemiş olacak, bu karşılaşma sağ gözün sol göze kesin takip emri çıkarması ve gözlerin olaysız dağılmasıyla son buldu. Lakin gözlerim bu ani ayrılığın verdiği inanılmaz sızıyla ne yapacağını bilemez hale geldi ve bir daha gözünün üstünde kaş var diyene kirpikleri unuttukları için tavır koymak adına kavilleşip, göz kepenklerini yarıya indirerek bir, bilemedin bir kırk dakika sayısınca saygı bakışında bulundular. Gözlerimin ideolojik durumdan çok etkilenen kulaklarım apolitikliğin verdiği utançla kızıla kesilip, örs ve çekiçi alarak aşırı uç komünist olmak için Kuzey Kore Kürt Yerleşkesi'ne yerleşme uğruna bir kulağımda girip öteki kulağımdan meydanlara döküldüler. Göz, kulak ve ağzımın bu içler acısı dışlar tatlısı haline, dik duruşuyla tepkisiz kalan burnum, farkını yine tüm zerafetiyle sergiledi. Ben yüzümün karayollarına paralel halini cam olduğunu iddia eden nesneden gördüğüm yansımam olduğunu nöbetçi noterden tasdiklemiş görüntüde fark edince, iklimimin alabildiğine kara ve yüzübildiğine deniz olmaktan başka çaresi olmadığını da anlamış bulundum. Bu anlam buldumcukluğunun bana verdiği yetkiye dayanarak bir süre daha seyir halime devam ettim...

20 Ekim 2015 Salı

REHAVET

Yayın yasağı...

Dikkat bu tüm pamukçuklar için yapılmış bir ağıttır.

Toprağın içinde öylece, sereserpe yatarken, aklımdan geçen tek şey, verdiğim şiparişin tam olarak gelip gelmeyeceğiydi. Tam olarak derken, bundan kastım eksizsizliktir. Aslında bu arzu biçimini çok ikiyüzlü bulurum. Sonuçta kimse eksiz değildir. Siparişi veren de alan da eksik. İsteniyor ki sipariş bu iki varlığın eksikliklerini tamamlasın. Tamam da sipariş neden böylesine bir varoluş çatışkısı içinde kalsın ki. Kaldı ki, sipariş eksiz bir şekilde ulaştı; o paketi aldığımız anda siparişi getiren kişiye duyduğumuz garip samimiyet ve aynı derecedeki mesafeli davranışı nasıl açıklayacağız? Kendimizi bir an kasklı, ceketli bir adamın önünden eşofman, terlik elimizde bir miktar para ile buluyoruz. Adam evimizin bir kısmını görüyor. Kısmen misafir sayılan bu adama karşı davranışımız, işte o an, bizim gerçek kimliğimizi ele veriyor. Siparişi alırken ki biz kimsek, gerçek biz oyuz işte.  Burada insanları kategorize edebiliriz. Birinci tip, teslimatı alır almaz kapıyı kapatan insan. İkincisi, adam merdivenin yarısını indikten sonra kapıyı kapatan insan tipi. Bu anlatımdan büyük bir ihtimalle birinci tipin duyarsız, ikinci tipin duyarlı olduğunu söyleceğimi sandığınız. Lakin öyle değil, birinci tipin kapıyı kapatması, onun, sağlıklı bir birey olduğunu gösterir. Çünkü ikinci tip ölesiye hindir. İkinci tip, olayları kontrol etmek ister. Daima olayın arkasında başka bir iş olduğunu düşünür. Adam aşağıya inerken ki düşüncesi bir alet yardımıyla dinleseniz, insanlığınızdan tiksinirsiniz. O ikinci tip yok mu! Allah onu bildiği gibi yapsın. Pis! Hin! O değil de, baya acıktım ben. Sipariş eksiksiz gelse bari. Hatta fazladan sos koysalar keşke. Bu kadar kan kaybetmişken, o kadar ilgiliyi hak ediyorum sanırım. Zaten artık sevildiğimizi ekstra soslar dışında bir şeyle anlayamıyoruz.

Bitti...

Diyeceksiniz ki, ''e pamukçuklar ne alaka?'' Buraya kadar okumanızı sağladı değil mi?





20 Temmuz 2015 Pazartesi

BİZATİHİ

''Nasıl yani? Şimdi en büyük aşklar nefretle mi başlar?'' dedi çocuk güneşin gözalıcı ışıltısına şahit olmuş deniz maviliğinde gözlerini açarak. ''Öyle der büyükler.'' diye destekledi tezini genç irisi arkadaşı. ''Peki'' dedi çocuk; ''Doğarken çektirdiğim acı mıydı anneme olan sevgimin nedeni?'' Sustu genç irisi, kafasını bana doğru çevirip beni iyice bir süzdü. ''Açıktım ben.'' dedi bana bakmayı sürdürerek. ''50 kuruş var mı poğaca alacağım.'' Gayri ihtiyari elim cebime doğru gitti. Çocuk elimin akibetini beklemeden ''Yazı mı tura mı?'' dedi arkadaşına. ''Vettur.'' dediler ve semaya diktiler gözlerini. Benim gözlerim de onlara özenmiş olacak ki, haber vermeden çocukların bakışlarını yakalamaya çalıştılar gökyüzünde. Bir bulut geçti ilk önce elma şekeri şeklinde, sonra bir uçaktan kafamıza doğru üç bomba atıldı. Biri genç irisi arkadaşın eteğine, biri maviliğin derinliklerine, sonuncusu da benim çalar saatimin üzerine. İrkilmeden, sakince uyandım. Biraz önce gördüğümü bildiğim rüyadan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Bir-iki saniye zorladım kendimi hatırlamak için ama olmadı. Ya da ben olmaması için çok zorlamadım. Bilmiyorum. Bu dilemmayı çözmek için haddinden fazla uyanıktım zira. ''Akşam olsun bakarız.'' dedim içimden ve kalktıp mutfağın yolunu tuttum. Çay içmek lazımdı çünkü, çay içilmediydi, çay içilesiydi, çay içilmez ise acayip ayıp edilirdi. Demliğin altına su doldurdum, dolu demlik altını önceden özenle yaktığım ocağı üzerine koydum, sonra gittim salondaki üçlü koltuğa oturdum. Yetmedi bir de ayaklarımı dünün tüm izlerini feryat figan haykıran sehpanın üzerine uzattım. Hayasızlığın dibine vurmuştum artık. Edepsizliği bir dakikalık sessizlik ile taçlandırdım. Neden sonra aklıma geldi, çay bitmişti. ''İşte'' dedim kendime, yeni yetme yazar müsvettelerinin şiirsel betimlemeler dolu hikayeden bozma denemelerindeki şahsiyetsiz karakterlerini aratmayan ne idüğü bilinmez bir edayla; ''İşte..'' devamını bulamadım, çay almaya da üşendim, üçlü koltuğa tekli uzanıp uyumaya devam ettim.

12 Temmuz 2015 Pazar

İZAFİYET

''Hmm.'' dedi ve 1989'da Che tişörtü giymiş bir Alman'a benzeyen çenesini burnuna doğru kaldırdı. Dediklerimden pek etkilenmediğini anlamıştım ama bu raddede iplenmediğimi şu ana kadar fark edememiştim. Kahvemden bir duyum daha alıp yavaşça ayağa kalktım. Ben kalkarken gözlerini deminden beri konunun hararetine kapılıp ikide bir elimle geriye doğru taradığım için Johnny Cash'inkine benzeyen saçımdan ayırmadan kafasını yukarıya doğru uzattı. Gözlerinin içine baktım. Benden -kendisi için- sıkıcı geçen bu konuşmadan dolayı özür mahiyetinden bir cümle bekler gibiydi. ''Beni affet'' dedim ve yüzünde yavaşça beliren Serengeti sırtlarını andıran gülümsemenin tam olgunlaşmasına izin vermeden ekledim;

''Bunca hakikati çürümüş bir beyine giden efvek kulaklarda zayi ettiğim için beni affet Rabbim!''

''Selam.'' deyip emin adımlarla her yanı Eduard Kosmack portersinin pop-artlarıyla çevrili bu epistemolojik hata çöplüğü kafenin çıkışına doğru ilerledim. Kapı eşiniğine bir-iki adım kala elimi çalan telefonumu almak için cebime soktuğumda, sesin, dört saniye önce tüm riyakarlığıyla söylenmiş sözün ağırlığıyla boğuşur halde olduğu masadan geldiğini farkettim. Aklıma birden ''Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur.'' diyen Einstein geldi. O zamanlar cep telefonu olmadığı için bu sözü bol keseden söylemiş. Gel de şimdi konuş Albert!

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Midhat

Çok yorgunum...

Ela bir sesleniş şah-ı hüzün
Bir mektup pulu gibi yüzüm
Gönlüm bir bağ olgun üzüm
Nar-ı mey eyle ister
İstersen neylersen eyle
Sarp yokuştur naçiz bedenim
Namzet isen katetmeye
Ben ehlini ihya ederim
Ayan beni sabit beller
Feraset-i şahane ile yoldaşım
Kömürü elmas eden ile sırdaşım
Kabukla eyleşen değil
Öze sevdalı olandır benim yardaşım
Bir bedbaht divandır üzerinde uzanmışım
Bir alem ki uyanmışım yanar kattıkça su
Bu cümledendir kurutur buğusu
Zümrüt çınarlar feryat eder hasretten
Zannetme ıraktır figanı
Duyulur pek yakin ebetten
Havsalan almaz bu meramı
Tevellüdü budur ruhun fücceten

Çok yorgunum...

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Kardeş'ime...

Dinle Kardeş sana bu sözüm
Dinle Kardeş tekrar etmeye yok gücüm...
Dinle Kardeş'im, Dinle iki gözüm...

Di'li geçmiş zamanların çok yeni daha
Dökümlü duruyor o cümlecikler kağıdında
Kalemine yakışmamış duyguların
Bunca derinken uykuların
Oluşmaz gözlerinde merhamet pınarların
Yaz kardeş sen durma yaz hayatı yok pahasına
Yazdıkça kazınır ancak bazı şeyler, bazılarının kafasına
Can hokkanı doldur ümit ve korku boyasıyla
Bir sağ eliyle tutanlar için yaz
Bir de sol arkada öncü olanlara
Seni zincire bağlayacak sanayi evriminin palyaçoları
Betonarme teller vuracaklar diline malum maymunun torunları
Ama ulaşamayacaklar, ne kadar deneseler de
Gizlinin gizlisini açığın açığını bilenin elindeki kalbine
Bu sebeptendir ki sen yaz kardeşim
Tüm ağaçları kül etseler, tüm denizleri kurutsalar bile
Sen yaz ve yaz ve dahi yaz gönlüne
Bütün hesapların görüleceğini günün hürmetine...

Taklit hayallerle ruhunu zehirleme
Ucuz işçi çalıştırma davan uğrunda
Emanetin ticareti olmaz unutma
Boş gözlerle bakandan değil
Boş yürekle ağlayamaya çalışandan kork.

Zakkum da solar tıpkı gül gibi
Karınca da ölür tıpkı fil gibi
Gün gelir her gecenin ardından
Her doğuş bir batışın başlangıcıdır.

Ah Kardeş, bilsen sana ne çok sarıldım aslında
Bir çoğunda sen orada yoktun bile.
Sen ağlayacak omuz ararken o kuytularda
Omuzlarım kahroldu senin adını ana ana

Ne çok özledim dedin be Kardeş yanı başındaki vuslata
Ne çok görmedin be Kardeş hakikati
Bir de kalkıp astın saat gibi duvara

Dinle Kardeş bu masalı için için
Unutma ama Kardeş!
Bu masal uyutmak için değil
Uyandırmak için...

Kalk artık Kardeş,
Erteleyemeyeceğin o saatin alarmı çalmadan.
Kalk!

Bir abi gitse bile vardır bir tane daha abi
O olmasa bile yetmez mi sana tüm abilerin Rabbi...


10 Mayıs 2015 Pazar

...

Gözlerim kapanıyor
kelimelerim çürüyor.
Bilmiyorum neyim var...
Yavaşça kendimi, şu bana tebessüm eden
Dostça karartıya bırakasım var.

Uykum geliyor
Annem sütümü hazırlamadı halbuki.
Ne tuhaf değil mi Rosa,
Sütün rengi neden beyaz ki...

Ellerim titriyor
kırmızı çiçekler solmuş.
İçimde derin bir sıkıntı var,
farkında değilim serçeler ne zaman susmuş.

Rosa, ezan okuyor müezzin,
dilimde kireç tadı.
Biri beni çağırıyor
Bir türlü aklıma gelmiyor adı.

Ayaklarım uyuşuyor
Sanırım biraz karnım acıktı
Bir şeyler oluyor
Kozalarından ölü doğuyor kelebekler.
Aklıma bir soru takıldı Rosa;
Tırtılların cenneti midir kelebekler?

Rosa üşüyorum, ver elini.
Yaklaşıyor karartı...
Rosa ben korkuyorum
Daha yakından sever misin beni?

2 Mayıs 2015 Cumartesi

BAZI RAHAT(SIZ) ETTİRİCİ GERÇEKLER

''Adalet Cennet, Cehennem gibi ilahi bir kavram. Nasıl Cennet'i sağlayamıyor, bilemiyor ve ''Cennet gibi'' diyorsak, nasıl Cehennem'i sağlayamıyor, bilemiyor ve ''Cehennem gibi'' diyorsak, Adalet'i de tam olarak sağlayamıyor ve bilemiyoruz. Ama onun için hiçbir zaman ''Adalet gibi'' kavramını kullanmadık. Adaleti kendi elimizle sağlayamadığımızı ve onu layığıyla kavramayadığımız gerçeğini kabul edemediğimizden mi yoksa sadece bencil varlıklar olduğumuzu kabul edemeyişimizden mi kaynaklanıyor bilmiyorum ama tek bir şey kesin ki, şu anda 'Adalet' diye tabir ettiğimiz şey hiç de adil değil. ''Adil gibi''. İnancınızı bilmiyorum, zerre kadar da umrumda değil ama Adalet'i onu Yaratan'dan başka kimse tam anlamıyla gerçekleştiremez. Adalet'i biz yaratmadık, onu sadece anlamaya çalıştık ve sonuç ortada.''

Bu ön bilgilendirmeyi yapmak zorundaydım. Çünkü şu zamana kadar okuduklarınız hoşunuza gitmediyse bundan sonrakiler sizi iyice rahatsız edecektir.

Bunu temin ederim...

Adaletsizliğin bir sürü yüzü var. Bir çoğu herkesi rahatsız eder ve tepki yaratır. Ama bazı yüzleri vardır ki bunlar çok tanıdıklardır ve kendilerine fedakarlık kisvesi altında yüzyıllardır yaşama hakkı tanınmıştır. O kadar bizden olmuşlardır ki, meşrulaşmış ve onun yapmamak ayıp sayılmış, tepki uyandırmıştır. Ama ben bu yazıda sadece bir tanesinin maskesini sökeceğim ve onu size tüm çıplaklığıyla göstereceğim.

Türk Dili Grameri'nde ''Ettirgen Fiil'' diye bir çekim vardır. Geçişli fiillere -t, -tir eki getirilerek, fiili ''işi başkasına yaptırma'' anlamına çevirir.

Örneğin ; ''Aykut Beygömleklerini her zaman kızına  ütületir.''

Bir Örnek daha vereyim;

''Ben okumadım, evladım okusun.''

Evet yukarıdaki cümle gramer olarak ettirgen fiile uymuyor ama mana olarak birebir uyum içerisindedir. Çünkü yapmadığı bir işi başkasına yaptırma durumu var. Anlayamadınız mı? Biraz daha sabredin, Allah sabredenleri sever....

Bir erkek ve kadın ebeveyn (anne-baba) olduklarında bir çeşit psikolojik evrim geçirirler. Düşünceleri, hayata bakışı, değerleri, yargıları değişir ve genellikle çocuk odaklı olur. Burada bir problem yok, bence zaten olması gereken de bu. Yalnız sorun şurada; değişim çocuk odaklı oluyor da, hangi çocuk bu odağa alınan?

Hakkında hiçbir fikre sahip olmadığımız, başlı başına bir birey olan yeni doğan mı?

Anne - Babanın kafasında yıllarca kurduğu, kurguladığı ''çocuğum olursa...'' ile başlayan cümlelerin gizli öznesi olan o hayali çocuk mu?

Yoksa Anne - Babanın yaşayamadığı kendi çocukluğundaki o mahrum çocuk mu?

''Benim çocuğum Doktor olacak. Benim çocuğum Başbakan olacak. Benim çocuğum Mühendis olacak. Benim çocuğum Profesör olacak. Benim çocuğum ben neysem o olacak. Benim çocuğum şu takımlı olacak. Benim çocuğum şu partili olacak.''

Bunca yıllık hayatımda bu söz kalıbının türlü türlü halini işittim lakin şunu hiçbir zaman duymadım.

''Benim çocuğum MUTLU olacak.''

Peki neden? Bunun nedeni mutluluğun genel algıdaki formülünde yatıyor.

 MAAŞ+PRİM+YOL+YEMEK+SİGORTA = MUTLULUK

Tam bu esnada, bu söylemlere karşı yapılan en yaygın karşı çıkışı dile getirmek gerek.

''Ben çocuğunum iyiliğini istiyorum. İstiyorum ki, kimseye muhtaç olamadan yaşasın. Ben rahat bir hayat yaşamadım, istiyorum ki o yaşasın, istiyorum ki o rahat etsin. Kötü bir şey mi istiyorum?''

Şimdi....

Burada problem istenende değil isteyende. Sen istiyorsun bu bir! Senin algına göre istiyorsun bu iki!! Senin isteyip de elde edemediğin şeyleri istiyorsun bu da üç!!!

İşte bahsettiğim kendine fedakarlık süsü veren adaletsizlik maskesi bu ;

''Bir kişinin kendisinin yap(a)madığı bir şeyi başkasından istemesi.'' Bu adil değil. Ayrıca mantıklı da değil.

Neden mi? Çünkü, sen bir mutluluk kıstası(ölçütü) belirlemişsin kendine ve bunu başarmak istemişsin ama yapamamışsın. Yani başarısız olmuşsun. Bu da demek oluyor ki, sen o başarıya nasıl ulaşılır bilmiyorsun. Ayrıca o başarıya ulaşsaydın eğer gerçekten mutlu olup olmayacağını da bilmiyorsun. Yani önünden bir yol var ne nasıl gidilir biliyorsun ne de o yolun sonunun nereye çıkacağından eminsin. Ama buna rağmen, canından bir parça, canından bile kıymetli olduğunu iddia ettiğin varlığı gözü kapalı bu bilinmezliğin içine atabiliyorsun.

Allah aşkına söyleyin bana, bunun neresi Adalet, bunun neresi fedakarlık???

Bu mantık(!) yüzünden çocuklar kendi isteklerini değil ebeveynlerinin fantezilerini yaşamak zorunda bırakılıyorlar.  Bu da mutsuz bireylere, mutsuz nesillere, mutsuz bir dünyaya sebep oluyor.

Söz, dilde ne derece fedakarca dursa da, iş pratikte hiç de öyle olmuyor...

Bir çocuk var, ''Oyuncu'' olmak istiyor. Ama ailesi ''böyle boş işlerle uğraşma'' diyerek ket vuruyor önüne. Ama yine aynı aile, akşamları hep birlikte televizyonunun önüne geçip dizi izleyip ''boş işler yapan kişileri'' seyrediyor, onlar hakkında konuşuyor. O ''boş işler yapan kişileri' hayatının vazgeçilmez bir parçası haline getiriyor.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Ve O, engel oldukları çocuk yetenekli, çalışkan ve ahlaklı. Dünyanın böyle sanatçılara ihtiyacı var. Çünkü çok nadir hem ahlaklı hem çalışkan hem de yetenekli sanatçı bulmak. Onu baş tacı edeceklerine, ona ''soytarılık yapma!'' diyorlar.

Burada yine karşı görüşe yer vermek istiyorum. Evet işte bu sebepten istemiyorlar. Ahlaki çöküntü yaşamalarından korkuyorlar. Bunu anlayışla karşılıyorum.

Ama bunun en büyük müsebbibi de yine sizsiniz. Bir kişinin ahlaki çöküntü yaşamasının sebebi, onun temel ahlak eğitimini iyi alamamasından kaynaklanır. Demek ki siz, çocuğunuza hiçkimsenin çöktüremeyeceği bir ahlak eğitimi verememişsiniz.

'' Hayır, biz eğittik ama çevresi etkiler onu. ''

Hayır kardeşim! Hayır! Sen hem kendini hem de çocuğunu öyle bir yetiştirirsin ki, değil üç-beş kötülük, dünya karşısına çıksa değişmez! Hayal mi bu? Uydurma mı?

Peki o zaman sırf kendi inançları uğruna dünyayı karşısına alan insanlar ne olacak? Onlar da mı uydurma, onlar da mı hayal? Onlar bulutların üstünde mi yetişti? Onları melekler mi büyüttü? O insanlar inandıkları doğrular uğruna kendi canlarından bile vazgeçebilecek kadar bağlıydılar ahlaklarına.

Eğer bir ağacın kötü yeterince derinde ve sağlam olursa, bırakın kendisinin devrilmesini, tutunduğu toprağın bile çökmesine engel olur.

Neden ağaçlar erezyona engel oluyor sanıyorsunuz?

Öyle bir evlat yetiştirirsiniz ki, yetiştiği vatanın ahlaki erezyonuna bile engel olur.

O sanatçı olmak isteyen çocuk;  Belki o çocuk bu ülkenin yetiştirdiği en iyi sanatçı olacak ve yepyeni bir akım geliştirerek sanata bakış açısını kökten değiştirecek. Bir film yazacak, bir tiyatro sergileyecek, bir resim çizecek ve binlerce kişinin İslam'la, doğru dinle tanışmasını sağlayacak.

''Çağrı'' filmini izleyip ağladığında, içinden geçirdiğinde; ''Biz neden böyle bir şeyler çekemiyoruz?'' diye. Ya da Hz. Musa veya Hz. İsa'yı anlatan filmleri izlediğinde ''bunlar Kur'ani değil, neden gerçekleri anlatan bir şey yapılmıyor?'' dediğinde, o çocuk sana dönüp de; ''Bana izin mi verdin ki, çekeyim, bana destek mi oldun ki yapayım.'' dediğinde senin cevabın ne olacak?

Sadece söz, söz, söz...

Bunun vebali ağır olur.

Ben size çocuklarınızı salın çayıra dilediklerini yapsınlar demiyorum.

Ben size çocuklarınıza ahlakı en iyi şekilde öğretin bırakın onu hangi yoldan tebliğ etmek istediklerine kendileri karar versin diyorum.

Ben size ilk önce ''GERÇEK MUTLULUĞU'' siz öğrenin, sonra çocuklarınıza bunun yollarını anlatın, bu mutluluğun nasıl olduğunu kendi hayatınızla göstererek, yaşayarak anlatın ve bırakın onlarda sizin açtığınız bu yolu daha da ileri taşısınlar diyorum.

Ben size bırakın çocuklar kendi GERÇEK MUTLULUĞUNU kendileri bulsun diyorum.

Ben size bu kutlu hayat yolunda çocuklarınızın önündeki korkuluk değil, yoldan saplamalarını engelleyecek güvenlik bariyeri olun diyorum.

Vesselam.


29 Ocak 2015 Perşembe

ANNEM'E MEKTUP

Küçüğüm anne, yalnız kalmak için büyüyemedim. Daha doğrusu sen beni yalnız kalayım diye büyütmedin ki; hazırlamadın beslenme çantamı acılara. Beni hayatın karanlığına giden servise bindirmek için uyandırmadın sabahın en kör vaktinde.

Ezanı keşke sen okusaydın kulağıma ninni yerine, kahpelerin yatağında masallar dinlemezdim şimdi. Ne oldu anne, ne oldu o parmakla gösterilecek çocuğa, ne oldu? Ne zaman kestin beni ılık aşk akan memelerinden? Neden ayırdın beni cennet kokan göğüsünden? Daha sıkı bastırsaydın o zamanlar ciğerine, şimdi ciğeri beş para etmezlerin baskısıyla yaşamazdım.

Yamalardın şefkatini, kötü insanların yırtığı gönlüme; ilmek ilmek dikerdin gözlerini yaralarıma, öperdin edepsiz düşüncelerimi hemen geçerdi günahlarım amel defterime yazılmadan.

Dövdüğün için kızmazdım sana, bilseydim gül bahçeleri açacak yanaklarımda; bilseydim bana her vurduğunda senin içinde binlerce dönümlük tarla kuraklaşacak, bülbüller ölecek gül hasretinden dudaklarında, yaramazlık yapmazdım. Tamirci çıraklığı yapar öğrenirdim tamir etmeyi insanlığımı. Ama yapamadım annem, onu da beceremedim. Benim insanlığım ömrümde bir defa bile doğruyu göstermedi.

Affet beni, başaramadım. Sana layık bir cenin olamadım annem.

22 Ocak 2015 Perşembe

MANZUMDAN NESİRE GEÇEN GENÇ BİR YAZARIN BAŞINA GELEN MUSİBETLER

Çok zorlamaya gerek yok, zorlamak gerek tabi ki biraz ama fazlasına gerek yok. Elbet bir şeyler girer ve çıkar bu hayatta yada girer ve çıkar hayat bir şeylere. Her şeyde hayat olduğu gibi, her hayatta da bir şeyler vardır. Bazen ritim seni ciddi olmaya, katı hale evrilmeye, az biraz devrimsel modüle yollar. Bazen sadece dans edersin. Önemli varlıklarız, çözümlemeye çalışıyoruz önemli şeyleri. Bir takım önemli şeyler, bizim için önemli. Cevaplarını arıyoruz. Gereksiz yere kasıyoruz (zorluyoruz) aslında. Basit, tek yapmak gereken şey; yapmamak lazım geldiğinde yapmamak ve yapmak lazım geldiğinde yapmak. Amaç, hedef, sebep, sonuç... Demek istediğimizi demeyip, demek istemediğimiz yapmak. Yapmak istediğimizi yapmayıp, yapmış gibi anlatmak. Yapdıklarımız yapmamış gibi yapmak ve onları hiç anlatmamak. Her bir sözün ve hareketin neden-sonuç analizini formüle ederken bunun nedenini sadece meraka bağlamak. Neden merak ediyoruz ki yani? Var olan var ve yok olanı zaten bilemeyiz. Yani?  Mutlu olmak ve mutlu etmek işte, cevap anadan üryan halde, alelen ortada. Ama basit şeyleri sevemiyoruz bir türlü, çeşitlensin istiyoruz. Ya bizi mutlu edecek şeyler başkalarını mutsuz edecek şeylerse ve başkalarını mutlu ederken biz mutsuz olursak? Mutluluk ne ki? Değişmiyor mu senden bana gelene kadar sonuçta... Benden bana gelinceye kadar da değişiyoruz. Kim olduğumuza ancak kim olduğumuzu fark edebilecek seviyeye ulaşınca karar veriyoruz. Bu da işleri iyice karışık bir hale sokuyor. Kendimizi hiçbir zaman çözemeyeceğimize emin oluncaya kadar sıkı sıkı bağlıyoruz. Paradigmalar, teoriler, arketipler, kuramlar, politik-ekonomik katmanlara bağlı sosyo-kültürel çıkarsamalar, rasyonel felsefi düşünceler, metafiziksel problem analizleri, amprik, reotik, kavramlar, simgeler, imgeler, mitler, anti'ler, -izmler... Maddesel gerçeklik algısını yitirme ön kabulü içeren post-modern çözümler... Tümden gelip tümevarmalar... Toptan alımcılık... Yekün reddedişçilik... Sanal hazlar ile hiç olmamış bir temele oturtulmuş tüketim anksiyetesi... Tükeniyorum o halde varım! Andan uzaklaşıp, hiç olmuş yada hiç olmayacak anlara körü körüne bağımlılık... Saplantısal sanrıları saplantı edinim... Sıfırdan sonsuza uzanan bir sistem içinde sıfırdan öncesine odaklanım... Başlangıç noktası bulma rahatsızlığı... Ve daimi sonuç aranımı. Hep ve hep; ''yani?'' sorusu...

Yani? Sonuç?

Çok da şey yapmamak lazım işte...


20 Ocak 2015 Salı

-siz

Tut fırçanı. 
Derin bir nefes al ve dal zamanın içine. 
Kimseye söylemem korkma. 
Özgür olduğunu bilmeyecek hiçbir tutsak. 
Hangi kalıba soktular seni? 
Güzelliklerini hangi sıradanlıklarıyla yamadılar? 
Demek, normal dediler sana. 
Aferin! 
İyice öğrenmişsin saklamayı.
 Hayır, daha zamanı var. 
Biraz bekle. 
Daha zamanı var, biraz daha. 
Bekle. 
Hissediyor musun? 
Görmüyorlar seni artık. 
Yani bakmıyorlar aslında. 
Görünmez oldun aralarında. 
Tamamdır bu iş. 
Bravo! 
Seni kendilerinden ayıramıyorlar. 
Farksızlaştın tamamen. 
Sen normalsin artık. 
Yavaşça yürümeye başla. 
Nazik ol! 
Hala aralarında sana inanmayanlar var, duyabiliyor musun kalp atışlarını? 
İyi dinle. 
Atmıyorlar. 
Demek yaşamıyorlar. 
Çatırtıları görebildin mi? 
Tuhaf değil mi? 
Dipdibeyken bu kadar ayrı olabilmeleri... 
Şaşırmıyorsun eskisi gibi, evet. 
Olağan geliyor sana. 
Olması gerek zaten olan hali, öyle ya. 
Uzaktan uzağa acıyorlar birbirlerine, uzaktan uzağa alay ediyorlar. 
Fısıltılarının tadı geldi mi damağına? 
Aynen öyle, doğru. 
Ölmüş bir et parçası bu. 
Güzel, klişeleşmişsin de. 
Başarın gittikçe artıyor. 
Artık hızını arttırabilirsin. 
Buyur, koşmaya başla. 
Fark ettin demek. 
Hep duruyorlar. 
Aynı yerde ve aynı zamanda. 
Evet, evet; hiç ilerlemiyorlar. 
Yerlerinde sayıyorlar geçmişlerini. 
Bayağı kabullendin artık bakıyorum. 
Bir sonraki aşama için hazırsın. 
Uç bakalım haydi, uç! 
Nasılsın şimdi? 
Miden bulanmaya başladı mı? 
Şahane! 
Ne çok karanlık sır var değil mi o yüz watt'lık ampüllerinde! 
Çözdün! 
O yüzden ekonomik lambaları kullanıyorlar huzur bulmak için. 
Kolay kolay bu raddeye gelebileceğini düşünmemiştim. 
Peki, hazır mısın? 
Yok ol şimdi de! 
Ne yazık asla başarıp başarmadığını bilemeyeceksin. 
Yoksun çünkü sen. 
Hiç olmadın ki. 
Çünkü bir kere bile var olmuş olsaydın, asla yok olunamayacağını bilirdin. 
Ama sen bunu bilemedin. 
Neden acıdır bazı biberler ?

18 Ocak 2015 Pazar

...

Kapat kapıları
Bu gece hüznün gözyaşları kurumayacak
Hiçbir esinti alamayacak seni benden
Ve hiçbir kum bu gece sabaha varamayacak
Kaynat içimdeki feryatları
Aksın karışsın buhran selime
Ne olur kesme ilhamını benden
Ne olur bırakma beni çalıntı ellere
Güneşim sönüyor yavaş yavaş
Deryalarım benliğimde buz tutuyor
Ağıt ağıt yağıyor üzerime aşk
Tüm karanfiller benim için ağlıyor
Uzak diyarların kahırlarını getirdim size
Külçe külçe azap erittim gönül küpünde
Gözlerini ayırma benden eğer yapabilirsen
Eğer sensen konuş benimle tüm kadim dillerle
Adımı an.
Bağır ruhumu
Çağır beni vesvese niyetine
Umutlarını gömdüğün tüm çarpık kentlere
Yeni doğanın teri
Üzerine toprak atıldığında can suyu olur tüm yedi verenlere
Yedi düvel sıvazlasa da sırtımı
Geçmez yaban sevda izlerim
Susmak bilmez içimdeki kırk derviş
Hasbihal eder hep bir tenden
Derler eriş ya Yunus eriş
Kalamaz artık üç kuruşluk dudaklarınızda bu dua
Günahkar ellerinize ağır gelir
Çok yüklüdür
Ezilirsiniz o rahmetin altında
Sayıklayın beni
Yana yana döne döne
Beni anın
Ödeyin bedelini canlarınızın
İrkilsin bedeniniz
Lokmalar dizilirken o yetimin kursağına
Ateş dolduruduğunuz mideniz kavursun sizi
Söndürmesin tüketseniz de yedi denizi
Benden başkasını andığınız hiçbir gece
Serinletmesin sizi
Uyanmanın vaktidir artık
Kalk ve dirilt kendini
Hiçbir zaman ölmedin
Aç tüm varlığını
Ne olur artık gör beni



6 Ocak 2015 Salı

MONO Bİ' HİKAYE

O kadar çok koştum ki, ne için koştuğumu unuttum. Niye koşuyorum ben? Neyden kaçıyorum? Nereye yetişmeye çalışıyorum? Niye koşar ki bir insan? Tüm bu düşüncelere rağmen devam ediyorum koşmaya. Acaba şu anda neredeyim? Hiçbir fikrim yok. Tamam, sakin ol. Aşağı bak. Ne görüyorum? Birbiri ardına gidip gelen iki bacak. Yer gri. Çiğnenmiş yeşil bir sakız var yerde. Demek ki şehirdeyim. Etrafı incele. Başka ne görüyorum? Binalar, hızlı hızlı hareket eden binalar. Arabalar. İnsanlar. Bir an durup sonra aniden kaybolan insanlar. Gülmeyen insanlar. Evet, kesinlikle şehirdeyim. Peki ne işim var benim bu şehirde? Elimde bir şeylerin ağırlığını hissediyorum. Siyah bir nesne. Ağır bir siyahlık. Demir bir ağırlık. Garip şekilde beni güçlü ve güvende hissettiriyor. Sol omzum acıyor. Beyaz bir gömlek var üstümde. Bu leke de ne? Kurumuş, tenime yapışmış. Biraz pütürlü. Sıcak bir üşüme hissediyorum elimde. Hafiften karıncalanma da var. Serçe parmağımı oynatamıyorum. Allah'ım ne de çok hayvan var üzerimde! Neden durmuyorum? Neden durup neler olduğunu anlamıyorum? Niye hala koşmaya devam ediyorum? Dur. Dur! Hadi dur! Bacaklarıma hükmedemiyorum. Bunların benim bacakalarım olduğuna emin miyim?  İyice saçmalamaya başladım. Gerçekten endişeleniyorum şu an. Nereye gidiyorum? İleriye bak. Önümde ne var? Parlaklık. Sapsarı bir parlaklık. Gözüm kamaşıyor. Peki, arka. Arkamda ne var? Ne görüyorum? Hiçbir şey. Hiçbir şey göremiyorum. Karanlık arkam. Önüm çok parlak. Bir saniye, çiğnenmiş yeşil sakız. Hala aynı yerdeyim. Ama koşuyorum. Binalar yer değiştiriyor. İnsanlar da öyle. Gelip geçiyorlar. Ben neden hala aynı yerdeyim? Ne oluyor? Bir homurtu var. Biri ensemle konuşmaya çalışıyor. Gittikçe yaklaşıyor. Gitmem lazım buradan! Hadi! İlerle! Hadi! Yapamıyorum. Hala aynı yerdeyim. Homurtu ve karanlık yaklaşıyor. Hadi! Hadi! Hadi! Olmuyor. Omzum daha da acıyor. Hissizleşmeye başlıyorum. Dayan! Aynı çiğnenmiş yeşil sakız. Aynı yer. Karanlık yaklaşıyor! Korkuyorum. Bir şey ilerlememe engel oluyor. Bir ağırlık var üstümde. Elimdeki nesne. Siyah demir. Ama bana güven veren tek şey bu. Bırakamam. Beni koruyan tek şey bu. Neyden? Beni neyden koruyor? Bilmiyorum, sadece koruyor işte. Bıraksam gidebilirim. Nereye ama? Ya önümde çok daha fazla korku varsa? Ya yokoluşsa bu! Her parlaklık iyi değildir sonuçta! Karanlığın da yardımı olmuştur çoğu kez insanlığa! Ya benim burada sabit kalmam gerekiyorsa? Evet, evet. Ya öyle olması lazımsa? Neden bu nokta? Neden özellikle burası? Neden bu çiğnenmiş yeşil sakız? Bir nedeni olmalı buranın. Benim burada durmamın bir nedeni olmalı. Benim bir nedenim olmalı. Eğer sabit kalmam gerekiyorsa, neden koşuyorum öyleyse? Neden hareket halindeyim? Eğer sabit kalmam gerekseydi, o zaman dururdum sadece. Ama neden böyle? Neden? Neden? Neden?! Sus. Derin bir nefes al. Yukarıda ne var? Yukarı bak. Ne görüyorum? B...

3 Ocak 2015 Cumartesi

...

Artık sen de kalabalıkların arasında bir suretsin sadece.
Bu sefer emindim.
Bu sefer dedim ki kendime
O sensin diye...
Yine göründün ve kayboldun derinlere.
Belki sen hiç yoksun.
Ya da çoktan yok oldun.
Yok, yok...
Sen kesin yokluksun.
Daha ne kadar sensiz senlere mahkum edeceksin beni
Daha ne kadar rezil olacağım cahillerin dilinde
Elleri bir kez bile sevmemiş,
Sıradanlıktan kararmış kalplerde
Daha ne kadar çürüyeceğim
Bu 9,90 beyinlilerin arasında.
Beni ilginç bir televizyon programı gibi seyrediyorlar.
Sapkın hayatlarında zapladıkları bir kaç seneyim yalnızca
Susuşlarından iğreniyorum
Konuşmalarından da
Buluşlarından iğreniyorum
Alkışlarından da.
Midemi bulandırıyorlar hepsi
Hepsi beyaza küfür sebebi
Yakamoz şiirleri
Makamlı ezgileri
Dar kesim hayalleri
Yekunu tiksindiriyor beni.
Hadi, hadi boğulmak üzereyim.
Anladım yanmam lazım seni haketmem için.
Yetmez yanmam biliyorum
Kül seviyorsun sen.
Ama kül de yetmez sana anlıyorum.
Esinti gerek sana.
Sıcak bir esinti gerek.
Anlık hissedilecek, 
İç bunaltan bir yel esecek
İşte o zaman sen bana gelecek
Tek söz bile söylemeden elimden tutacaksın
Kaybolacağız birlikte bu aşırı şişirilmiş ölü balonlar diyarından
Var olacağız, 
Hiçbir gönlün tasavvur edemeyeceği
Hiçbir ömrün yetmeyeceği
O ırak ötesi ırak
Kalbimizle bizim aramız kadar yakın
Selam mekanında.
Selam Ey Sevgili
Selam Sana
Geçiktiğin puslu akşamdan
Elbet geleceğin o güzel yarınlara