''Hmm.'' dedi ve 1989'da Che tişörtü giymiş bir Alman'a benzeyen çenesini burnuna doğru kaldırdı. Dediklerimden pek etkilenmediğini anlamıştım ama bu raddede iplenmediğimi şu ana kadar fark edememiştim. Kahvemden bir duyum daha alıp yavaşça ayağa kalktım. Ben kalkarken gözlerini deminden beri konunun hararetine kapılıp ikide bir elimle geriye doğru taradığım için Johnny Cash'inkine benzeyen saçımdan ayırmadan kafasını yukarıya doğru uzattı. Gözlerinin içine baktım. Benden -kendisi için- sıkıcı geçen bu konuşmadan dolayı özür mahiyetinden bir cümle bekler gibiydi. ''Beni affet'' dedim ve yüzünde yavaşça beliren Serengeti sırtlarını andıran gülümsemenin tam olgunlaşmasına izin vermeden ekledim;
''Bunca hakikati çürümüş bir beyine giden efvek kulaklarda zayi ettiğim için beni affet Rabbim!''
''Selam.'' deyip emin adımlarla her yanı Eduard Kosmack portersinin pop-artlarıyla çevrili bu epistemolojik hata çöplüğü kafenin çıkışına doğru ilerledim. Kapı eşiniğine bir-iki adım kala elimi çalan telefonumu almak için cebime soktuğumda, sesin, dört saniye önce tüm riyakarlığıyla söylenmiş sözün ağırlığıyla boğuşur halde olduğu masadan geldiğini farkettim. Aklıma birden ''Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O
halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur.'' diyen Einstein geldi. O zamanlar cep telefonu olmadığı için bu sözü bol keseden söylemiş. Gel de şimdi konuş Albert!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder