Kapılar kapıyor üstüme fersah fersah kapılar
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar
Kilidi memleket kadar uzak
Anahtarı bir moda gülüş gibi tuzak
Menteşeleri memat kasnak
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar
Sızar yüreğime alttan gelen huzuru
Yürek çabalar atmak için de kıramaz buzunu
Çabam kaçar kaf dağının ekose eteğine
Kaçar kaçar gittimse de
Açılmadı kapılar
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar
Gül dikeni açar makineleşmiş zihnimde
Diken değil gülün kendisi batar balçık ruhumda
Yalpalar, dik duramaz o görkemli dağlar kıyametimde
Çağlar atlar, kaynar, boşanır yağar yağmur gökkubbemde
Yine de açılmaz kapılar
Durur karşımda ben gibi
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar.
Sessizce bekleyişim oldu, parçalanıncaya kadar
Bağırdım, çığırdım da zaman soluncaya dek
Ağlamaktan yitirdim gururumu kimi anlar
Zaaflarım dost meclisi bile kurdum tek tek
Ama açılmadı kapılar
Baktı bakışlarıma da kırpmadı gözünü
Açılmadı kapılar
Kimi çelikten kimi nur kimi hayat kapılar
Ben durdukça da önünde açılmayacaklar...
30 Ekim 2015 Cuma
NİDA
Hadi gidelim kardeşim...
Makaraların kül denizinde boğulmadığı, ateşin sevenlere sakin ve serin olduğu diyara gidelim. Tellerin şehvet pazarının tınılarını dillendirmediği, bir ekmek ikiden az bölündüğünde boğazdan geçmediği sofraya gidelim. Suretlerin çelik kapılardan olmadığı, tebessümün bir taç gibi gururla takıldığı memlekete gidelim. Kumdan riya kalelerinin inşa edilmediği, mavi kuşların ve benekli atların rüzgarla oynadığı iklime gidelim. Bakışların hançer gibi sinelere saplanmadığı, hayanın simalara renk verdiği topluma gidelim. Çürümüş zihinlerin meydanlarda gövde gösterisi yapmadığı, ''ah'' edecek derdi olmayanın yoksul sayıldığı ülkeye gidelim. Karton ahlakların üretilmediği, yüreğinde çocukların gülüştüğü devre gidelim. Tevazunun enayilik olarak görülmediği, edebin her eve zimmetli olduğu mahalleye gidelim.
Gidelim kardeşim, bizi biz yapanın ne olduğunu çok iyi bildiğimize gidelim.
Hadi gidelim, tüm ömrümüzce beklediğimiz o huzur anına gidelim.
Kardeşim gidelim, bizi bekleyene gidelim.
Hadi kardeşim ver elini yüreğine de sana o yüreği verene gidelim.
Makaraların kül denizinde boğulmadığı, ateşin sevenlere sakin ve serin olduğu diyara gidelim. Tellerin şehvet pazarının tınılarını dillendirmediği, bir ekmek ikiden az bölündüğünde boğazdan geçmediği sofraya gidelim. Suretlerin çelik kapılardan olmadığı, tebessümün bir taç gibi gururla takıldığı memlekete gidelim. Kumdan riya kalelerinin inşa edilmediği, mavi kuşların ve benekli atların rüzgarla oynadığı iklime gidelim. Bakışların hançer gibi sinelere saplanmadığı, hayanın simalara renk verdiği topluma gidelim. Çürümüş zihinlerin meydanlarda gövde gösterisi yapmadığı, ''ah'' edecek derdi olmayanın yoksul sayıldığı ülkeye gidelim. Karton ahlakların üretilmediği, yüreğinde çocukların gülüştüğü devre gidelim. Tevazunun enayilik olarak görülmediği, edebin her eve zimmetli olduğu mahalleye gidelim.
Gidelim kardeşim, bizi biz yapanın ne olduğunu çok iyi bildiğimize gidelim.
Hadi gidelim, tüm ömrümüzce beklediğimiz o huzur anına gidelim.
Kardeşim gidelim, bizi bekleyene gidelim.
Hadi kardeşim ver elini yüreğine de sana o yüreği verene gidelim.
27 Ekim 2015 Salı
LAF Ü GÜZAF
Ah Pollyanna... ne olurdu biraz daha açık olsaydın...
Şimdiki zaman bir başka kuzum. Biraz çarpık, biraz tuzlu ve kısmi olarak gizli buzlanmalı virajlarla dolu. Habersizlik bir hayal artık, hayalden de uzak, bir kirli gülünç tuzak. Daimi yellenmelerde zihinlerimiz, ondandır bu abdestsizliğimiz. Yamalı müsabakaların müzmin top toplayıcıları, mekansız kapı gıcırtatıcıları, taka-tuka merkezli politikacıları ve dahi kimsesizlik kuyusunun güneşsiz yosun pıtırcıkları...
Sakladık samanları lakin retrotik zamansal kırılmalar ile böğrümüzden vuruşmuş kirpilere döndük. Öldük ve yaşar sandık özümüzü de anlamlaştıramadık bir türlü bu ıssızlık kabul etmiyor özrümüzü. Gözümüzün önünde bir devr-i sevda ki saçlarını manolya kokulu türbanına güzlemiş, dökülen iman yapraklarını iklim iklim, bucak bucak masumiyet pazarına istiflemiş. Kemirgen erimesi yapan ultra sementik dillerimizi şişe takıp kısık ateşte en az dokuzyüzelli sene embesilleşinceye kadar bekletmeliymişiz. Ya da daha kapital kurşunları bir Filistin'li çocuğun kalbinde bulabilirmişiz ama biraz ibranileşebilirmişiz veyahut meşberince suudileşebilirmişiz.
Hop-hop kültürü bizim sembolik anlatımlarımızın başında gelir, iki ileri bir geri hırpalamak ata yadigarı kayıklarda erilir. Bazı başı çekenler halayına mendil büker, bazısı soğan kırıp fırındaki mercimeği süzer. Üzerler oryantal düşünürler orta yatırdaki evliyayı, evladiyelik masallar ile kaynatırlar cadı kazanının dibi sıyıran bu üç kuruşluk opera yazarları. Kumsalda uzanmış deniz kapuklarının kıvrımları üzerine oynanır yetim malı iddialar, itibarlarını yok paraya satar bu mendebur, ağzı sheakspeare kokan kartlaşmış kuklalar. Punduna getirtmek için öküz altına buzağı itelemekten helak olan çürük vişne kızılı çömezler, korkarlar da öküz öldürenin kırmızısından; öküzü yaşatanın azabını bir türlü akıl edemezler.
Pislik yağarken üzerimize, topuklu ayakkabılar ile şemsiye putunları diktik kabrimize. Elalem ne der diye fiskos masalarında ömür çürütürken, kardeşimizin etini az pişmiş indirdik midemize mütemadiyen. Metanetten ödün vermedik belki ama, öd santrallerimizi hep en verimli rahimlere kurduk. Kudurduk azizim içtenlikle kudurduk, magma magma titreşen aşamalı ayıplarımızla bir edepten bir ebede savrulduk. Kalburüstü aznavurculuk farslarımızı alıp bir taraflarımıza şikelemeliydik zamanında da geçti borun nazarı, helalarda kavuşuruz artık orada buluruz boncukları.
Bu sözlerimden anlayın anlayacaklarınızı; kimi yalnız zamanlarda seyran olur gönüller, kimi gönül eyler çiban panayırlarında erir, buhar olur bir nefesle yiter giderler...
Ah Pollyanna... ne olurdu biraz daha açık olsaydın musalla taşınının üzerine anlattıklarında!
Şimdiki zaman bir başka kuzum. Biraz çarpık, biraz tuzlu ve kısmi olarak gizli buzlanmalı virajlarla dolu. Habersizlik bir hayal artık, hayalden de uzak, bir kirli gülünç tuzak. Daimi yellenmelerde zihinlerimiz, ondandır bu abdestsizliğimiz. Yamalı müsabakaların müzmin top toplayıcıları, mekansız kapı gıcırtatıcıları, taka-tuka merkezli politikacıları ve dahi kimsesizlik kuyusunun güneşsiz yosun pıtırcıkları...
Sakladık samanları lakin retrotik zamansal kırılmalar ile böğrümüzden vuruşmuş kirpilere döndük. Öldük ve yaşar sandık özümüzü de anlamlaştıramadık bir türlü bu ıssızlık kabul etmiyor özrümüzü. Gözümüzün önünde bir devr-i sevda ki saçlarını manolya kokulu türbanına güzlemiş, dökülen iman yapraklarını iklim iklim, bucak bucak masumiyet pazarına istiflemiş. Kemirgen erimesi yapan ultra sementik dillerimizi şişe takıp kısık ateşte en az dokuzyüzelli sene embesilleşinceye kadar bekletmeliymişiz. Ya da daha kapital kurşunları bir Filistin'li çocuğun kalbinde bulabilirmişiz ama biraz ibranileşebilirmişiz veyahut meşberince suudileşebilirmişiz.
Hop-hop kültürü bizim sembolik anlatımlarımızın başında gelir, iki ileri bir geri hırpalamak ata yadigarı kayıklarda erilir. Bazı başı çekenler halayına mendil büker, bazısı soğan kırıp fırındaki mercimeği süzer. Üzerler oryantal düşünürler orta yatırdaki evliyayı, evladiyelik masallar ile kaynatırlar cadı kazanının dibi sıyıran bu üç kuruşluk opera yazarları. Kumsalda uzanmış deniz kapuklarının kıvrımları üzerine oynanır yetim malı iddialar, itibarlarını yok paraya satar bu mendebur, ağzı sheakspeare kokan kartlaşmış kuklalar. Punduna getirtmek için öküz altına buzağı itelemekten helak olan çürük vişne kızılı çömezler, korkarlar da öküz öldürenin kırmızısından; öküzü yaşatanın azabını bir türlü akıl edemezler.
Pislik yağarken üzerimize, topuklu ayakkabılar ile şemsiye putunları diktik kabrimize. Elalem ne der diye fiskos masalarında ömür çürütürken, kardeşimizin etini az pişmiş indirdik midemize mütemadiyen. Metanetten ödün vermedik belki ama, öd santrallerimizi hep en verimli rahimlere kurduk. Kudurduk azizim içtenlikle kudurduk, magma magma titreşen aşamalı ayıplarımızla bir edepten bir ebede savrulduk. Kalburüstü aznavurculuk farslarımızı alıp bir taraflarımıza şikelemeliydik zamanında da geçti borun nazarı, helalarda kavuşuruz artık orada buluruz boncukları.
Bu sözlerimden anlayın anlayacaklarınızı; kimi yalnız zamanlarda seyran olur gönüller, kimi gönül eyler çiban panayırlarında erir, buhar olur bir nefesle yiter giderler...
Ah Pollyanna... ne olurdu biraz daha açık olsaydın musalla taşınının üzerine anlattıklarında!
22 Ekim 2015 Perşembe
A VE BİR O KADAR DA DEM
Akışkanlığını kaybeden hüznümün çaprazında kalan adamla göz göze geldiğimde, sözlerini bilmediğim için sadece son hecelerinden yakalayabildiğim şarkıyı söyleme çalışıyordum. Adamın gözleri benim gözlerime kitlendi ve gözsel bir bütünleşme yaşadık. Bu gözsel bütünleşmede şoförün hiçbir rolü yoktu. Çünkü o asfaltı yeni döşenmiş yolda döşür döşür gitmekle meşguldü. Şoför olağanca ieteteliğiyle yolda seyirttirirken, ben adamla gözsel şölenime devam ediyordum. Bu gözsellik adama pek hayırlı gelmemiş olacak, bu karşılaşma sağ gözün sol göze kesin takip emri çıkarması ve gözlerin olaysız dağılmasıyla son buldu. Lakin gözlerim bu ani ayrılığın verdiği inanılmaz sızıyla ne yapacağını bilemez hale geldi ve bir daha gözünün üstünde kaş var diyene kirpikleri unuttukları için tavır koymak adına kavilleşip, göz kepenklerini yarıya indirerek bir, bilemedin bir kırk dakika sayısınca saygı bakışında bulundular. Gözlerimin ideolojik durumdan çok etkilenen kulaklarım apolitikliğin verdiği utançla kızıla kesilip, örs ve çekiçi alarak aşırı uç komünist olmak için Kuzey Kore Kürt Yerleşkesi'ne yerleşme uğruna bir kulağımda girip öteki kulağımdan meydanlara döküldüler. Göz, kulak ve ağzımın bu içler acısı dışlar tatlısı haline, dik duruşuyla tepkisiz kalan burnum, farkını yine tüm zerafetiyle sergiledi. Ben yüzümün karayollarına paralel halini cam olduğunu iddia eden nesneden gördüğüm yansımam olduğunu nöbetçi noterden tasdiklemiş görüntüde fark edince, iklimimin alabildiğine kara ve yüzübildiğine deniz olmaktan başka çaresi olmadığını da anlamış bulundum. Bu anlam buldumcukluğunun bana verdiği yetkiye dayanarak bir süre daha seyir halime devam ettim...
20 Ekim 2015 Salı
REHAVET
Yayın yasağı...
Dikkat bu tüm pamukçuklar için yapılmış bir ağıttır.
Toprağın içinde öylece, sereserpe yatarken, aklımdan geçen tek şey, verdiğim şiparişin tam olarak gelip gelmeyeceğiydi. Tam olarak derken, bundan kastım eksizsizliktir. Aslında bu arzu biçimini çok ikiyüzlü bulurum. Sonuçta kimse eksiz değildir. Siparişi veren de alan da eksik. İsteniyor ki sipariş bu iki varlığın eksikliklerini tamamlasın. Tamam da sipariş neden böylesine bir varoluş çatışkısı içinde kalsın ki. Kaldı ki, sipariş eksiz bir şekilde ulaştı; o paketi aldığımız anda siparişi getiren kişiye duyduğumuz garip samimiyet ve aynı derecedeki mesafeli davranışı nasıl açıklayacağız? Kendimizi bir an kasklı, ceketli bir adamın önünden eşofman, terlik elimizde bir miktar para ile buluyoruz. Adam evimizin bir kısmını görüyor. Kısmen misafir sayılan bu adama karşı davranışımız, işte o an, bizim gerçek kimliğimizi ele veriyor. Siparişi alırken ki biz kimsek, gerçek biz oyuz işte. Burada insanları kategorize edebiliriz. Birinci tip, teslimatı alır almaz kapıyı kapatan insan. İkincisi, adam merdivenin yarısını indikten sonra kapıyı kapatan insan tipi. Bu anlatımdan büyük bir ihtimalle birinci tipin duyarsız, ikinci tipin duyarlı olduğunu söyleceğimi sandığınız. Lakin öyle değil, birinci tipin kapıyı kapatması, onun, sağlıklı bir birey olduğunu gösterir. Çünkü ikinci tip ölesiye hindir. İkinci tip, olayları kontrol etmek ister. Daima olayın arkasında başka bir iş olduğunu düşünür. Adam aşağıya inerken ki düşüncesi bir alet yardımıyla dinleseniz, insanlığınızdan tiksinirsiniz. O ikinci tip yok mu! Allah onu bildiği gibi yapsın. Pis! Hin! O değil de, baya acıktım ben. Sipariş eksiksiz gelse bari. Hatta fazladan sos koysalar keşke. Bu kadar kan kaybetmişken, o kadar ilgiliyi hak ediyorum sanırım. Zaten artık sevildiğimizi ekstra soslar dışında bir şeyle anlayamıyoruz.
Bitti...
Diyeceksiniz ki, ''e pamukçuklar ne alaka?'' Buraya kadar okumanızı sağladı değil mi?
Dikkat bu tüm pamukçuklar için yapılmış bir ağıttır.
Toprağın içinde öylece, sereserpe yatarken, aklımdan geçen tek şey, verdiğim şiparişin tam olarak gelip gelmeyeceğiydi. Tam olarak derken, bundan kastım eksizsizliktir. Aslında bu arzu biçimini çok ikiyüzlü bulurum. Sonuçta kimse eksiz değildir. Siparişi veren de alan da eksik. İsteniyor ki sipariş bu iki varlığın eksikliklerini tamamlasın. Tamam da sipariş neden böylesine bir varoluş çatışkısı içinde kalsın ki. Kaldı ki, sipariş eksiz bir şekilde ulaştı; o paketi aldığımız anda siparişi getiren kişiye duyduğumuz garip samimiyet ve aynı derecedeki mesafeli davranışı nasıl açıklayacağız? Kendimizi bir an kasklı, ceketli bir adamın önünden eşofman, terlik elimizde bir miktar para ile buluyoruz. Adam evimizin bir kısmını görüyor. Kısmen misafir sayılan bu adama karşı davranışımız, işte o an, bizim gerçek kimliğimizi ele veriyor. Siparişi alırken ki biz kimsek, gerçek biz oyuz işte. Burada insanları kategorize edebiliriz. Birinci tip, teslimatı alır almaz kapıyı kapatan insan. İkincisi, adam merdivenin yarısını indikten sonra kapıyı kapatan insan tipi. Bu anlatımdan büyük bir ihtimalle birinci tipin duyarsız, ikinci tipin duyarlı olduğunu söyleceğimi sandığınız. Lakin öyle değil, birinci tipin kapıyı kapatması, onun, sağlıklı bir birey olduğunu gösterir. Çünkü ikinci tip ölesiye hindir. İkinci tip, olayları kontrol etmek ister. Daima olayın arkasında başka bir iş olduğunu düşünür. Adam aşağıya inerken ki düşüncesi bir alet yardımıyla dinleseniz, insanlığınızdan tiksinirsiniz. O ikinci tip yok mu! Allah onu bildiği gibi yapsın. Pis! Hin! O değil de, baya acıktım ben. Sipariş eksiksiz gelse bari. Hatta fazladan sos koysalar keşke. Bu kadar kan kaybetmişken, o kadar ilgiliyi hak ediyorum sanırım. Zaten artık sevildiğimizi ekstra soslar dışında bir şeyle anlayamıyoruz.
Bitti...
Diyeceksiniz ki, ''e pamukçuklar ne alaka?'' Buraya kadar okumanızı sağladı değil mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)