18 Eylül 2020 Cuma

MÛCİZE, HÜZÜN ve DEFTER

         Selâmun Aleyküm ve rahmetullah...


Bu yazı bir düşünce akışı içinde yazılmıştır!


Evvela başlık olarak seçtiğim kelimelerin mânâlarına değinelim.

Mûcize; Temel olarak, "âciz bırakan, acze düşüren" anlamına gelmektedir.

Hüzün; Arzulanan bir şeyin elden kaçması veya istenmeyen bir şeyin başa gelmesi yüzünden duyulan                     gönül burukluğudur.

Defter; Yapıştırılarak veya dikilerek bir araya getirilen kağıt destesidir.

Aktüel olarak kullanılan bu kelimeleri neden açıkladım?

Kendime gereksiz "entelektüel" bir hava katmak için mi?

Biraz havalı olmak kötü olmaz tabi ki ama esas neden bu değil. Önce bana, sonra da bu yazıyı okuyacak olanlara bir hatırlatma olsun diye.

Bilinen şeyin hatırlatılmasına ne lüzum var? 

 Hatırlamak, malumdur ki, önceden öğrenilmiş bir şeyi zihnen veya kalben tekrar anmaktır ve buna da "tezekkür" denir. Bir şeyi zikreden kişi esasen önceden bilineni hatırlatan kişidir. Yani bir nevi geçmişi bugüne getiren, geçmişi tazeleyen kişi olur.

Zikrettiğimiz yani hatırladığımız şey, biz onu zikrettiğimiz andan itibaren artık geçmişin değil bugünün konusu olmuş olur ki bu da "tefekkür"dür. Tefekkür, zikredilen şeyin halihazırda yeniden tasavvur edilmesi sürecidir. Zikrederek geçmişi bugüne getirir, fikrederek geçmişi bugünde yeniden şekillendiririz.

Fikrettiğimiz şey dünün geleceği, yarının geçmişidir. Fikir dünden yarına geçiş sağlayan bir kapıdır. Fikir işlemimiz bizi geleceğe taşıyamazsa, hatırlatılmaya muhtaç bir halde geçmiş olmak için bugüne mahkum oluruz. 

Fikir geçmişten geleceğe bir geçiş vasıtasıdır. Bu vasıtanın nihai durağına "tedebbür" denir. Tedebbür, ardını, sonrasını hesaplayarak düşünmek, sonrası için düşünebilmek demektir. Esasen yarın, bizim önümüz değil ardımızdır. Gelecek bizim değil, biz geçtikten sonra geleceklerindir. Tedebbür etmek, bugüne taşıyıp yeniden şekillendirdiğimiz şeyi, tekrar şekillendirilsin diye güvenilir bir yerde bırakmak için yapılan geleceğe dair bir eylemdir.

Genel düşünme eylemi özetle; "Yarına emanet etmek için bugün şekillendireceğimiz şeyi hatırlamakla başlar."

Benim de naçizane Mûcize, Hüzün, Defter kelimelerini izah etmemim nedeni budur.

Mûcize Hüzün Doğurur ve Her Hüzün Mûcizeye Gebedir

Bizi âciz bırakan her şey temelde kibir ile bağlantılıdır. Kibirlenmek için gücünüzü kıyas edebileceğiniz başka varlıklara ihtiyacımız vardır. İster zihnî, fizikî ister ruhî, manevî güç olsun... Sadece kıyas için değil, takdir ve tebrik için de başkalarına muhtaçız. Kibrin bu ikili paradoksal yapısı bile, esas acziyetin kibir olduğunu görmek için yeter delildir.

Kibir ve acziyet bağlantısı nefsimizle sınırlı kalmayıp içtimaî olarak da sirayet eder. Kendimizi üstün görmemiz başkalarını alçak görmemizden kaynaklanır. İnsanın kendini yükseltmesinin en kolay yolu, diğerlerini alçaltmasıdır. Birilerini âciz bırakarak kendimizi mûcizevî kılanırız. Çünkü âciz bir varlığın mûcize göstermesinin tek yolu başkalarını âciz bırakmaktır.

Gündelik dilde, "mûcize" kavramı hiçbir imkan ve ihtimal yokken beliren bir kurtuluş yolu, mutluluk ve huzur kaynağı bir hediye olarak kullanılır. Lakin bu mefhumun aslî kaynağında durum hiç de bu şekilde değildir.

Kur'ân-i Kerîm'de "mûcize" olarak geçen olayları gözden geçirdiğimizde, bu olayların inanmayanlara sunulan "son şans" olarak gerçekleştiğini görürüz. Şu bir gerçektir ki, mûcize helâktan hemen öncedir. Mûcize, îman sınavının kopya kağıdı kabilindendir. (lâ teşbih ve lâ temsil)

Mûcize,  insanı gördükleri karşısında zihnen âciz bıraktığı gibi, îman etmemesinin esas nedeninin "inanmamak" değil, "ne olursa olsun inanmayacak kadar kibirli" olduğunu kendi kendine itiraf ettirecek kadar da ruhen âciz bırakır.

Hülasa, mûcize salt olarak, "kurtuluş" demek olmayıp, ilk elden îmana liyâkati olmayan ama vazgeçilmeye de kıyılamayan nasiplileri kurtarmak ve kat'î sûrette îman etmeyecek nasipsizleri helâk etmek demektir.

İman edenlerin arzuladığı şeyin ellerinden kaçmasından dolayı yaşadıkları gönül burukluğunu (hüzün), ellerinden kaçıranların âciz bırakılması (mûcize) giderecektir. Bu âciz bırakılmak (mûcize), kibirlilerin istemediği şeyin başlarına getirerek gönül burukluğu (hüzün) doğuracaktır.

Konuşama Düşüncenin (Ses'in) Echo'su, Yazı Düşüncenin Eyleminin Simülasyonudur

Düşündüğümüz zaman fiziksel olarak kalbimiz ile beynimiz arasındaki alanda bir ses duyarız. Bu ses "esas" sestir. Bizim ses dediğimiz, konuşma ise bir aksisadâ, bir yankı, bir echo'dur.

Basit bir gözlemle, yemek yerken konuşamayız, su altında yada uzayda konuşamayız ama düşünebiliriz ve bu düşünme sırasında, kendimizi duyarız. Ses tellerimiz hareket etmez ama biz bir "ses" duyarız. Tüm okuyucular kabul edecektir ki, bir yazıyı "içimizden" daha hızlı okuruz. Hatta daha önce duymadığınız bir şarkıyı, hiç bilmediğiniz bir dildeki konuşmayı dinlerken, o sesleri duyma hızımızla aynı ölçekte "içimizden" eksiksiz bir şekilde kendi "sesimiz" ile de duyarız.  

Peki bu "içimizdeki ses"in, "dışımıza çıkan ses"ten daha hızlı, daha mükemmel, daha "doğrudan" olmasının nedeni nedir?

Cevabım, bunun "esas" olmasıdır.

Fizikî sınırlamalarla mahkum edilmiş fikir eylemimizin sonucu olarak tezahürleri tek gerçek olarak kabul ediyoruz. Ve bundan dolayıdır ki, "içimizdeki ses" in esas değil, "dışımıza çıkan ses"in bir yansıması olduğu önkabulüyle hareket ederek, kulağımızda yer edinmiş olan sesimizin etkisi yada farkına varamayacağımız ölçülerdeki ufak ses telleri hareketleri veya insanın kendisine özgü olarak çıkarttığı bir frekans olarak tanımlıyor ve maddî yaşamımıza devam ediyoruz. 

Bir bebeğin dünyaya gelmesinin nedeni sadece fizikî sebeplerle açıklamak kadar "sığ" bir algı. 

Tezahürler tabiatı itibariyle neden olamazlar, onlar ancak sonuçturlar. 

Bu kadar bir izahatla yetinmek ve diğer bahislere geçmek istiyorum.

Teklif İşitseldir, Temsil Görseldir

Allah Celle Cellâhu, Furkân Suresi 32. ayette "...Biz onu senin fuadına indirdik..." buyuruyor. Buradaki "fuad" kelimesi çoğu mealde kalp olarak yazılıyor, bu nüans kaybına ve derin bir tefekkür yokluğuna sebep oluyor maalesef.

Allah Teâla, Kur'ân'ı Hz. Peygamber'in -aleyhissalatu vesselam- "fuad"ına indirdiği halde, insanlar bu "fuad"dan tezahür edene yani Kur'ân'a Hz.Peygamber'in "ses"i ile  muhatap oldular. Allah'ın teklifi, Hz. Peygamber'in sesi ile duyuldu.

Derkenar; Hz. Peygamber'i sessiz bırakmak isteyenler esasında Allah'ın teklifini yok sayanlardır.

Allah'ın teklifi, peygamberin sesiyle insanlara sunulduğunda, bu teklifin insanlardaki te'siri dini temsil etme oldu. 

İnsanlar biz sözü ciddiye almak için, evvela o sözünün sahibinin, söylediği söze uyup uymadığına bakarlar. Şayet söz ile söylen arasında bir uyum varsa, sözü ciddiye alıp almama faslına geçerler. Fakat böyle bir uyum görülemezse, sözü ciddiye almazlar. Görüntüsü ile sesi birbirine uyum göstermeyen şey yadırganır. Ya ondan korkulur ya da gülünç bulunur. Ama asla kabul edilmez.

Teklif edenin, teklif ettiğini temsil etmesi şarttır.

Teklif vasıtası nasıl ki Hz. Peygamber'in sesidir, temsil vasıtası da onun davranışları olacaktır.

...

Düşünce, asla mahiyetinin tam olarak anlayamacağımız  "içimizdeki ses"tir.

Konuşma, "esas ses"in "aksisadâ"sıdır.

Yazı ise bu echo'nun zaptedilmiş bir simülasyonudur.

...

Hakikat, simülatif değil, sem'-i lâtiftir.

...

Ben bu yazısı yazarak, kendi "esas ses"imi, sizlerin "esas ses"ine bağlıyorum. 

Benim sesimden yazılmış bu yazı sizlerin sesiyle tekrar şekilleniyor.

...

Yazı, düşüncemi aciz bırakıp bana hüzün veriyor.

Hüznüm düşüncemde mûcizeler yaratıp yazdırıyor.

...

Bu yazı belki karmaşık ve parça parça geliyor, belki de içinde ayrılmaz uyum görünüyor.

15 Ağustos 2019 Perşembe

DİNÎ OLMAK YADA OLMAMAK... İŞTE BÜTÜN MES'ELE BU!

Selamun Aleyküm ve Rahmetullah...

Allah'ın izni ve iradesiyle buraya gelmiş ve bu yazısı okumaya mazhar olmuş kimseler, merhaba.

Meşhur tragedya yazarı Shakespeare'in Hamlet namıyla bilinen oyununda geçen, konuyla uzaktan dahi bir alakası bulunmayanların bile bildiği bir ifade vardır;

"To be or not to be - that is the question..."

mealen

"Olmak yada olmamak; işte bütün mesele bu..."

Yazımın başlığını bu ifadeden iktibas ettiğim için, bunu belirtme zaruriyetini hissettim.

Belirttim ve o hissim geçti...

O zaman, başlıyorum...

Evvela mukaddime misali şu hususu ele almakta fayda görüyorum ki, yazımın muhteviyatı daha sahih şekilde fehmedilebilsin.

Lisan ve ifade için seçilen kelimelerin önemi kahır ekseriyet için malumdur lakin bunun pratik karşılığı çokça zaman gözden ve dahi gönülden kaçabilmektedir.

Arslan ve Eşek netice itibariyle hayvan olmalarına karşılık, bir insana söylendiğinde farklı tepkiler doğurması içten bile değildir. Bunun sebebi, hayvan olma konusunda ikisinin de aynı olmasına mukabil mecaz manada farklı olmalarıdır. Bu farklılık, birinin -arslanın- hakimiyet ve salahiyeti temsil etmesi, ötekinin - eşeğin- ise acizlik ve zafiyeti akla getirmesinden kaynaklanıyor. Yani aslında sadece bir hayvan türünü ifade için kullanılan bir kelime, insanın zihninde farklı bir şekilde tezahür edebiliyor.

Don ve kilot kelimeleri aynı nesneyi ifade etmek için kullanılan iki farklı kelimedir. Bir kişi don dediği zaman da, kilot dediği zaman da iç çamaşırı kastetmektedir. Fakat, ekseri "don" kelimesi kaba, argo, bedevi nisbette algılanırken, "kilot" kelimesi nazik, düzgün ve medeni bir şekilde algılanır.  Ya da bunun tersi de geçerlidir.

-ki şahsen ben de aynı düşünce içerisindeyim, "don" kelimesinden hazzetmem!-

İşaret edilen nesne değişmese bile bu kelimeden birini seçme ile algı değişebilmektedir.

Ezcümle, bundan 100 sene önce "Hatun" kelimesi kullanılırken, daha sonraları "Bayan" kelimesi kullanılmaya başlanılmış ve bu kelime  umumileşince "Hatun" kelime iğreti durmaya başlamıştır. Şimdilerde ise "Bayan" kelimesi iğreti durmaya başlayarak, "Kadın" kelimesi tercih edilir hale gelmiştir. Bunun şu veya bu sebepleri olabilir lakin netice itibariyle Hatun, Bayan, Kadın aynı şeyi ifade etmek için kullanılan, kötü bir manası olmayan, zaman içerisinde toplum algısına göre anlamlandırılan kelimelerdir.

Zikredilen örnekler şunun için verilmiştir; bir kelimeyi seçmemiz ihtiyari veyahut gayri ihtiyari olsun, bu bizim zihniyetimizi ve nokta-i nazarımızı ortaya koyan, ele veren bir husustur.

Bu açıdan hareketle bir durumu, bilmeyenler için zuhura getirmek, bilenler için tekrar etmek, umursamayanlar için zırvalamak, umursayanlara da ikaz için izah etmek istiyorum.

Takriben 50 ila 60 senedir mütemadiyen kullanılan "dini" ( maalesef klavyemde "Î"  harfinin küçük hali bulunmamakta, o sebepten ismin -i halini yani belirtme halini değil şapkalı -i harfini yani ilişik, alakalı, ilgili manasını ifade ediyorum. Sizden bunu gözden kaçırmamanızı rica ediyorum.) kelimesini ve bu kelimenin bilhassa müslümanların dilinde ve gönlünde yaptığı etkiden söz etmek istiyorum.

Laiklik, devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan bir prensiptir. Yani ne din devlete, ne de devlet dine müdahele edebilir.

Dünyadaki ve ülkemizdeki laik sistemin din-devlet ilişkisinde -dinin devlete müdahelesi- son derece prensip sahibiyken, iş devlet-din ilişkisine -devletin dine müdahelesi- geldiğinde ne derece despot olduğunu bilhassa İslam üzerinde bunun aşikar olduğu başka bir yazının konusu....

Fakat, şunu belirtmeden de geçemeyeceğim...

Laiklik Müslüman için bir kaostur. Çünkü bir müslüman her ne şart altında olursa olsun dinin emir ve yasaklarına göre yaşama mecburiyetindedir. Yani bir müslümanın dinden ayrı bir yaşantısı yoktur. O sebepten laik sistemde yaşamak zorunda olan bir müslüman ya bu sisteme teslim olmak, onun içinde erimek yada bu sisteme karşı çıkmak, direnmek zorundadır. Peki, ne tam olarak teslim olabiliyor, ne de tam olarak karşı çıkabiliyorsa? İşte Anadolu Müslümanlarının halvet-i ruhiyesi tam da bu şekildedir...

İşte bu laik sistemin zoraki getirisi olan bu ikili yaşam, ister istemez dile de yansımış ve zamanla hiçbir rahatsızlık duyulmaz hale gelerek tabiileşmiş bir kelimeyi, bir mefhumu ortaya çıkarmıştır.

DİNÎ - Yani din ile alakalı olan, din ile ilişkili olan...

"Din Adamı" diye bir tabir kullanıla gelir oldu. Ve bu o kadar alenileşti ki, bundan bırakın rahatsızlık duymayı, bundan rahatsızlık duyanlardan rahatsızlık duyulmaya başlandı...

İslam'da "din adamı" diye müstakil bir sınıf yoktur. Rahiplik, Hahamlık, Guruluk vb. bir makam İslam'a aykırıdır. Bir müslümana dinin temel kaidelerini öğreten onun ailesidir. Daha sonra dinin incelik ve ayrıntıları konusunda uzmanlaşmak isterse, ona göre bir eğitim alıp alim olabilir. Lakin alimlik hiçbir zaman müstakil bir meslek olmamıştır. Ayrıca bir müslüman, dininin temel emir ve yasaklarını bilmek, tüm ibadetlere vakıf olmakla yükümlüdür. Alimlik sadece ayrıntı ve incelikteki bir farktır. Bir kişinin bilgi seviyesi onun daha iyi bir dindar olduğu manasına gelmez. Çünkü müslümanlık bilgi değil iman meselesidir. İman bilgi ile süslenir, bilgi de iman ile temizlenirse işte o kişi muttaki mü'min olur.

Şayet bir kişiye "din adamı" dersek, dolaylı olarak bir başkasının "din adamı" olmadığı manası ortaya çıkar. Böylelikle din sadece belli bir zümreye ait olur. Ve basında ısrarla vurgulanan "Katil İmam" , "Sapık Müezzin" vs. gibi ifadeler peyda olur. Çünkü, o bir insan değildir, bir imam, bir müezzin, bir din adamıdır ve dine karşı gelmiştir. Bir kişiyi imam olarak nitelediğimiz an onun insanlık mazeretini elinden almış oluyoruz. Ki bu da bir insana yapılabilecek en büyük zulümdür. 

"Dini ibadetler" tabirini haza müslümanım diyen bile kullanıyor. Umumileşmiş ve normalleşmiş durumda. "Dini ibadetler" deyince sanki dini olmayan ibadetler de varmış hissiyatı uyanıyor. Bu "ibadetler" kelimesi yükümlülükler, sorumluluklar, davranışlar manalarını ihtiva eden bir minvalde kullanılıyor. Bundan da şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor ki, bir müslümanın dini olan ve dini olmayan yükümlülükleri var. Bir müslümanın dini olan ve dini olmayan sorumlulukları var. Bir müslümanın dini olan ve dini olmayan davranışları var. Yani bir müslümanın dini olan ve dini olmayan bir yaşantısı var.

Bir süper kahraman gibi....

Gündüzleri sıradan bir "man", geceleri müslüman!

İşte bu tabirin kullanılması, akıl baliğ olup da kabrine girinceye kadar ki her nefesinden, sözünden, düşüncesinden, adımından, dokunuşunda, bakışından, duyuşundan hülasa yaptığı ve yapmadığı her şeyden sorumlu tutulup, bunların hesabını verecek olan, dinden gayrı tasavvur edilemeyecek olan bir hayata sahip olan müslüman için akla dimağa sığmaz bir çelişkidir.

Bu iki tabiri tavzih etmekle iktifa edip, diğer tabirleri sadece başlıklar halinde anıp, tahlili size bırakıyorum.

Dini kitap, Dini bilgi, Dini mekan, Dini müzik, Dini bayram, Dini ilimler, Dini filmler, Dini tiyatro , Dini günler vb.

Bu "dini" ayrım ifadelerine günlük konuşmada yer vermemiz, istesek de istemek de, farkında olsak da olmasak da nasıl bir zihniyet ile dünyaya baktığımızı ve nasıl bir zihniyetin te'siri  altında olduğumuz açıkça göstermektedir.

Velhasılı kelam; kendi zihnimizde bile bir bölünme halindeyken, nasıl içtimai biçimde birlik olabiliriz ki?

O sebepten;

To be DİNÎ or not to be... That's the whole point!

Selam ve Dua ile...

6 Nisan 2019 Cumartesi

SON

Bir şeyin sonu getirmekte hiç iyi olmadım. Bir şeyin derken herhangi bir şeyin. Sonlar benim alanım olmadı hiç. Başlamakta iyiyim, devam ettirmekte de hakeza ama iş sona gelince, olmuyor. sonlandıramıyorum. Sonları batırıyorum bile diyemiyorum.  Sonunu getiremeyeceğimi bile bile bir şeye başlamak, bunu bile tanımlayamıyorum. Ben başlamayı ve devam ettirmeyi seviyorum. Bitirmek benlik bir olay değil sanırım. Her şeyden azar azar alıp, azar azar bir şeyler yapıp, yaptığım şeyleri azar azar sunmak güzellik bana göre. Bilmiyorum böyle seviyorum, böyle oluyor. Bitirmeyi deneyince, esasen zorlayınca, sonuç istediğim gibi olmuyor. Çünkü benim isteğim onun bitmemesi, devam etmesi. Bir film düşünün mükemmellik seviyeniz neyse onun doruklarına çıkan bir film. Ve şimdi o filmin hiç bitmediğini düşünün. Artık o kadar da mükemmel olmadığını fark edeceksiniz. Bizim tüm güzellik, zevk vb. algılarımız bir sonla direkt olarak bağlantılı. En sevdiğiniz yemeği, içeceği, kişiyi sonsuza kadar tüketemezsiniz, onun bir limiti olmalı. Onun bir bitişi olduğu için sevdiğimiz şeyleri severiz. Bu hayatta öyle. Bir bitişe sahip olduğu için sıkı sıkı tutunuyoruz. Sıkı sıkı tutunuyoruz çünkü bitecek.

29 Ocak 2019 Salı

GÖKTEN ÜÇ "E" DÜŞMÜŞ...

Yine söyleyecek ve anlatacak şeyler birikti... Kimsenin umrunda değil farkındayım; farkında mısınız, kimsenin umrunda olması benim de umrumda değil...

AE : Peki o zaman, neden bunları yazıp, paylaşıyorsun? Ha!
E : Tuşe! Sana söz hakkı verdiğimi sanmıyorum alterego'cuğum!
E: Bilmiyorum anlayabilecek misin ama biraz izah etmeye çalışayım. Kimsenin umrunda olması umrumda değil, umrumda olsa "kimse"nin dikkati çekmek, onların ilgisi ve beğenisi toplamak adına "hamasi, malayani, sibervari" konulara değinirdim. Ayrıca, bu internet dediğimiz, Asr Kavmi'nin  maddeci teknokrat seminist bilgi çöplüğü otomatik hafıza makinasında veriler "teknik olarak" kaybolmadığı için, bu yazı/yazılar elbet bir gün, bir şekilde tam ihtiyacı olan kişinin önüne çıkacaktır.
AE : Süslü cümleler ve karmaşık kavram ile zeki olduğunu ispatlamaya çalışıyorsun ama ben senin bu kavramları yazmadan önce google'dan araştırdığını biliyorum.
E : Evet, sonuçta burası benim hafızam değil mi? Bilgiyi maddeye dönüştürmeden önce de, kendi biyolojik hafızamda araştırıyorum. Yani ha benim 30 yıllık biyolojik hafızam ha benim siber google hafızam. Sonuçta hepsi benim!
AE : .....
E: Büyü de gel çocuk, haydi...

Evet, alter egom ile yaptığımız bu atışmadan sonra kalamadımız yerden devam edelim.

Bu arada bu yazıları okuyan bazı kişilerde her şeyi eleştirme ve kendini önemli hissetme isteğinden kaynaklı olduğunu düşündüğüm mükemmel bir cümle duyuyorum.

"Güzel yazı, tabi bazı hataları var ama güzel."

1 - Sana kim sordu?
2 - Bazı hatalar derken? Kim seni otorite yaptı?
3 - Burası tamamen benim çöplüğüm ve senin ne düşündüğünü umursamıyorum!

AE : Peki bunu neden yazıyorsun?!
E : Sevgili alteregom, bak ben bunları söyleyen kişiye değil, genel olarak eleştiri mantığına bir açıklama yapıyorum! Bilmem anlatabildim mi?
AE: Anladım, sanırım...
E: Ayrıca, bir daha yazımı kesip araya girersen, seni siler yerine Nihat Hatipoğlu'nu koyarım!

Sevgili okur, tabi ki hatalarım var! Şok edici evet ama senin hatan da benim yazımda hatalar olduğunu söylemem. Bu benim düşüncem ve bana göre yüzde yüz haklıyım. Sana göre yüzde seksen haklıyım, bir başkasına göre var olmam bile hata!

Münazaraları bundan dolayı sevmem! Manasızlığı algılayabiliyor musun? Kelimelerle yapılan bir ''sidik yarışından'' öteye gitmez maalesef...

Şimdi.... Sonunda yazıma başlayabilirim.

Son zamanlarda, E-Sport sistemi ile alakalı şeyler görme sıklığım artınca, artık bir-iki kelam edeyim dedim.

Nedir  E-Sport?

E-mail gibi düşünebilirsiniz. Prensipleri tıpatıp aynı, ufak bir farkla; birinde bilgi ve belge paylaşımı yaparken(e-mail), ötekinde ise oyun oynuyorsunuz.(E-sport).

Mail; posta, mektup. Elektronik sisteme geçmeden önce, kağıt üzerine basılı şekilde birbirimiz ile iletişime geçiyorduk. Sonrasında, kızılötesi uydu sistemi ile Kısa Mesaj mantığı gelişti ve daha sonrasında ise tamamen dijital kodlama sistemine geçildi ve o tarihten itibaren, eposta diye dilimize eklediğimiz iletişim yöntemini kullanıyoruz.

Basılı postalamadan, elektronik postalamaya geçişte duymadığım şikayet ve felaket tellallığını, E-Spor sistemine geçişte duyaroldum.

Eposta için, insanların kelime dağarcığını daraltıyor, imla bilgisini köreltiyor, tembelleştiriyor. İnsanları işsiz ve asosyal yapıyor denebilir mi? Hayır! Yada eskiden postacıların gezdiği sokaklardan şimdi sinyallerin doldurduğu sokaklara gark olduk, sitemi ne kadar mantıklıdır? 

Bunun için daha da köke inelim. Spor, nedir?

Spor; belli kurallara ve tekniklere uyularak yapılan, bedensel gelişmeye yararlı, eğlenmek ve yarışmak amacı da bulunan beden hareketlerinin tümünün ortak adı.

Yüzme, Basketbol, Curling(!) bunlar spor. 
Araba yarışı, motorsiklet yarışı bunlar da spor. 
Okçuluk, atıcılık bunlar bile spor. 

Hatta aşina mısınız bilmiyorum lakin AVCI'lık diye bir spor vardır. Tarihin en eski sporlarındandır. İnsanlar hiçbir fiziksel ihtiyaca ve korunma içgüdüsüne dayanmaksızın hayvanları öldürüyorlar ve buna SPOR diyorlar.


Peki bu herkesin karşısında durduğu E-Spor'da ne oluyor? 

Online olarak oyun oynuyorlar. Evet, bildiğiniz bilgisayar oyunu. İnsanlar, bilgisiyarın başında takım olarak yada bireysel olarak oturup oyun oynuyorlar ve diğer insanlarda bir taraf seçip, kimin kazanıp kimin kazanmayacağına dair heyecan dolu bir zaman dilimi yaşıyorlar.

Yani; 22 kişinin, ağ ile örülmüş 3 adet demir sütunun içerisinden yuvarlak bir objeyi geçirip, geçiremeyeceği, 10 kişinin, seken plastikvari bir objeyi, yüksekçe bir yere konumlandırılmış sepetin içine sokup, sokamayacağı konusunda duyduğu heyecan hissi ile tamamen aynı.

Peki nedir, bu kadar tepki almasına sebep olan şey?

Çok basit; YENİ OLMASI...

Evet, insanların asla değiştiremediği tek şey, yeniye olan korkusu ve önyargısıdır.

Peki sadece bu mu? Hayır tabi ki de, insanın kendi salt değilken, insan ile alakalı hiçbir şey de doğal olarak salt olmayacaktır. Bu girift bir karşı duruş. Bu karşı duruşun içerisinde, nesile karşı iyi niyetli bir koruma hissi de mevcuttur. Bu koruma içgüdüsü ne kadar iyi niyetli olsa da, eksik ve cahilce tepkileri doğurmaktan kendi koruyamıyor maalesef.

Korku insana düşünme fırsatı vermeden, eyleme geçme veya eylemsizlik içinde kalma emrini aşılar. Bu gayet anlaşılabilir bir olgu olsa da, sonuçta zarar kaçınılmaz olmaktadır.

Spor, bedeni gelişmeyi, sağlıklı ve sorumlu bir birey olmayı öğretir, sosyal ilişkileri güçlendirir vs. vs. vs. gibi düşünceler bu "nesli koruma" prosedürünü aktive etmiştir. Çünkü bu mantaliteye göre, espor yukarıda sayılan hiçbir şeyi tam anlamıyla yerine getirememektedir.

Şimdi, bu tezin doğruluk payı vardır. Lakin tezin diğer görünmeyen yarısında ki - spor - tanımı ile şu anki spor ve sporculuk sistemi uyuşmamaktadır.

Spor, tamamen eğlence amaçlı yan etki olarak da bedeni ve zihinsel sağlık açısından yararlıdır.

Evvela şu unutulmamalıdır ki, spor bir amaç değil; araçtır.

Bir eğlence aracıdır.

Dünyevi olarak en çok gelir sağlayan 3 sektör mevcuttur.

1- Silah Sanayisi
2- İlaç Sanayisi
3- Eğlence Sanayisi

Silah Sanayisi, daima bir tehdit oluşturarak daha fazla silah kullanmayı teşvik eder.
İlaç Sanayisi, daima bir tehdit oluşturarak daha fazla ilaç kullanmayı teşvik eder.
Eğlence Sanayisi, ilk iki sanayinin tehditlerinin gerçek olmadığını unutturmak için daha fazla eğlenmeli teşvik eder.

Spor sektörü, eğlence sanayisinin en güçlü kollarından biridir. 100'lerce çeşiti vardır. Öyle ki dünya üzerinde herkesi etkisi altında alacak kadar çeşiti mevcuttur. Futbol sevmezseniz, Hokey; Hokey sevmezseniz, Basketbol, olmadı Tenis, olmadı araba yarışı, olmadı golf... Curling diye bir şey var bu hayatta, size daha ne diyebilirim acaba?!

Spor, sporcular olmadan yapılamaz. Çoğu sporcu (bazı elitist sporlar hariç) varoş, kenar mahalle, fakir popülasyondan gelir. Ve ömrünce çalışarak geldiği mahallenin kenarlarını dip sosa batırıp yiyebilecek kadar zengin olur.

Tüm hayatını, insanlar daha fazla spor ayakkabı, daha fazla forma alsınlar diye beden gelişmesine(?) ayırır. İçki, kumar, uyuşturucu tuzaklarının eline düşüp, jubile yapacak kadar talihliyse mutlu mesut yaşar. Ki, jubile yapacak kadar talihi yoksa, tek bir sakatlanma ile yada yaptığı tek bir hata ile, bir gün önce ona olan sevdiği hasebiyle canını verecek kadar seven insanlar, onu ya unutur yada unutulmaktan beter eder.

Peki tüm hayatı boyunca sadece spor giyim markaları ve çeşitli markaların reklamını yapmış, bunlar için bedenini satmış olan bu kişinin bedeni artık ürün sattıramayacak hale geldiğinde bu kişiye ne olur?

Eski hayat kadınlarına ne olursa o olur sanırım... Kimsenin eskiden kim olduğu öğrenilmesin diye insanlardan kaçarak yada sadece bedenimden ibaret değilim diye insanları ikna etmekle geçiriri ömrünü...

Onların yerini alan şimdinin ''ilahları'' ama 10 yıl sonrasının "atıkları" ise geçmişi kötüleyerek, kendi ve yaptığını "işi" evrenin merkezi görerek hayatını geçirir.

Şimdi diyebiliriz ki, bunlar sektör hale gelmiş versiyon, bizim spor dediğimiz şey sokakta, normal insanın yaptığı şey... O zaman da şöyle bir sonuç çıkar, espor konusunda insanların - karşı çıkan insaların - derdinin internet kafede "Abi 1 tl'lik açar mısın?" lar olduğunu sanmıyorum. Onlar da sanıyorum ki, bu espor sektörüne karşılar. İşte benim de izahatım burada devreye gidiyor.

Efendim, elektronik yada değil sektör haline gelmiş bu "spor" olgusu insanlığı sömürüyor.

Spor ve espor, aynı b.kun laciverti...

Kral çıplak diye bağıracaksanız, tüm kralların çıplak olduğunu söylemek zorundasınız, sadece sizin "anlamadıklarınıza" değil.


8 Aralık 2018 Cumartesi

Her Şeyi De Anlayamazsınız Ki ...

Tekrar başla... Aynı Güneş, sadece biraz daha yaşlı. Aynı Ay, sadece şu sıralar Burhaniye Metrobüs Durağı muamelesi görüyor. Ve bu sebepten her gün biraz daha ölüyor. Ölü günler doğuyor,  solda çürüyordu uzun zamandır; şimdi ise sağda çürüyor. İhtişam aptallığımızı bürüyor. Aptalca bir ihtişam oluveriyoruz ve her boş bulduğumuz yer bir mayın döşüyoruz. Üşüyoruz havalar bir öyle bir böyle, öyle yada böyle bir şekilde havadar kalabiliyoruz, şahitler topluyoruz. İri kafalı siyah gözlü şahitler... "Yeter bu kadar!" dediğimizde değil "Yeter, bu kader!" dediğimizde de değil, "Yeter, bu, keder!" dediğimizde hiç değil... Kadar. Kader. Keder.  Kader keder kadar. Keder kadar kader. 


4 Aralık 2018 Salı

İYİLİK YAP KAFAMA AT

Dante Alighieri - 13. yy’da yaşamış İtalyan şair - İlahi Komedya adlı eserinde; “ Cehennem’e giden yollar iyi niyet taşları ile döşenmiştir.” demiş.

Nasıl yani? Cehennem ve iyi niyet mi? 
Ameller niyetlere göreydi hani? İyilik nasıl cehenneme yol olabiliyor? Ne oluyor lan!!

Sakin ol, anlatacağım yada anlattığımı sanacağım.
Didi Didi didinip, cümleleri bir bir sıralayacağım.
Birdir birler ite kaka hurafeleri omuzlarından yuvarlayacağım.
Vara vara bir köy kuyuya vardığıma yanıp
40 akıllı çıkarsın diye Deliye atması için
Bir dolu taştan Davut Heykeli oyacağım.
İçine badem koyacağım.
Bir bakacağım son durak,
biraz uyukalmışım.
İçim geçmiş, seçim bitmiş.
İş işten geçmiş, atı alan avradına silah biçmiş
Hiçmiş, bir gelmiş bir gitmiş.
Şişmiş karınlar ata ata içine ateş atmış.
Dalga boyu dağı aşmış ve deniz yutmuş
Ve Deve susmuş! Avuç konuşmuş!
Ve sorulmuş;
''Seccade sanıp kaç kalbe kafa attın?
Kıyamda durup kaç amelin önünü  kestin?
Rukü diye kaç kere nefsine boyun eğdin?''
Vesselam...

Hani halk arasında bir laf vardır, "ulan ağzınla iç şu mereti" diye, işte onun bir benzerini dile getireceğim ben de.

Ulan aklınızla yapın şu mereti!

Nedir o meret?  İyilik, efendim. İyilik.

Bir türlü beceremediğimiz, kime, neden, nasıl yaptığımızı bir türlü kavrayamadığımız; sadece elimize yüzümüze değil, şu an yazamayacağım nadide organımıza bulaştırdığımız "İYİLİK".

Bu sefer lafı uzatmayacağım.

Bak Müslüman, karşındaki insanı, zora sokacak, kalbini kıracak, onu dolaylı dahi olsa incitecek, onun gururuna, şerefine, hassasiyetine zerre miktar halel getirecek bir şekilde İYİLİK YAPMAN HARAMDIR!

İYİLİK HARAMDIR! Nasıl dikkatini çekti değil mi?

Allah amelin ile büyüklenir, yaptığını yeterli görür, iyiliği başa kakarsan eğer, yaptığın her şeyin boşa gideceğini söylüyor! Bilirsin Müslüman Allah lafını sakınmaz! Bilirsin değil mi?

"Ya şimdi ben bunu söylersem kalbi kırılır ya!" demez!

Allah dünyalığı doğruyu söylemeye tercih edenleri, dünya ile baş başa bırakır.

Allah kendisinden başka birinden korkulmasını kabul etmez!

Anladın değil mi Müslüman?

Büyük ihtimalle şu an üzerine alınmıyorsun ama merak etme ahirette öyle güzel üzerine alacaksın ki...

İyilik timsali, sevap canavarı, herkesi yargılayan, ahkam kesen ama burnundan abdestsiz kıl aldırmayan Müslüman...

Senin kendi kendine, "Ulan ne hayır işledim be!" dediğin o şemsiye yanlış zamanda açılmasın dikkat et!

Düşün Müslüman, düşün! Ben bunları nasıl bir acı ile yazıyorum bir düşün!

Düşün bakalım benim gönlümü bu kadar darlattığın o "iyi niyet" seni ahirette hangi kapıya vardıracak!

Ah be Müslüman Ah!

''....Allah akletmeyenlerin üzerine pislik yağdırır." Yunus 100

"Size verilen şeyler dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise daha iyi ve devamlıdır. Akıl etmez misiniz?'' Kasas 60













CILIK CİLİK PATLADI !!!

Allah'ın Selamı, Rahmeti, Bereketi Üzerinize Olsun...

Direkt dalıyorum...

Irkçılık yaptığı için ''Beyaz'' ları suçlamakta ırkçılık değil mi? Bir birey, bir ırka, diğer tüm ırklara nasıl davranılacağı imtiyazını verdiğinde o bireyi ırkçılık ile suçlayabiliriz. Ama bu suçlama sadece o suçu işleyen birey için ve aynı suçu işlemeye devam ettiği süre içerinde yapılabilir.

Bir birey kendini dünyadaki tüm canlılardan üstün görürse, bununla ilgili herhangi bir suçlama yapılamaz. Çünkü temelde, herkes kendini diğer canlılardan üstün görür. Sadece bazı kişilerin üstünlük alanı diğerlerine göre daha dar yada daha geniş olabilir.

En "doğasever" kişi bile yazın kulağında vızıldayan sivrisinek ile M.Gandi'den alıntı yaparak uzlaşmaya çalışmaz. O sivrisineği EZER! Çünkü, O kişinin UYKUSU(rahatı, sağlığı) , sivrisineğin YAŞAMINDAN(beslenmesinden, üremesinden) ÜSTÜNDÜR!

Ama sivrisineklerde "Sıtma Hastalığı" var! - Pardon ama eğer Bağcılar'da yaşıyorsanız, sıtmadan daha büyük dertleriniz var demektir....

Herkes bir şekilde kendi üstünlüğü için bir başkasını EZER! Koyunları çıplak bırakır, ağaçları keser, gölleri kurutur, hayvanları esir eder, bitkileri öldürür, garsona kendi bokundan daha değersiz davranır.  ''Ama herkes EZER sevdiğini...'' - 

''Herkes Öldürür Sevdiğini'' isimli şiir Oscar Wilde'nindir, Ramiz Karaeski'nin değil...

Yani, üstün olduğunu düşünmek suç değil. Aksine ''ırkçılığa karşı'' olan tüm ırklar, kendi ırklarının da üstün olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. (WTF??)

''Tüm Dünya Bizi Kıskanıyor!'' (Who The F*ck Are You, Again?)

"Tüm İnsanlar Eşittir!" (Why be like that?!)

"Farklılıklar İçin Değil, Aynılıklar İçin Savaş!" (Do you like uniformity? So, why do you want change? )

Irklar farklıdır! Beyaz tenliler, Siyah tenlilerden üstündür! Siyah tenliler, Beyaz tenlilerden üstündür! Sarı, Kızıl, Kahverengi, Mor, Turuncu hepsi birbirinden üstündür!

Ayrıca hiç tüm renkleri eşit miktarda karıştırmayı denediniz mi? Çok affedersiniz ama iğrenç bir balçık gibi sapa saçma bir renk çıkıyor ortaya!

Bundan 1000 sene önce Sarı Irk Hakimdi!
Ondan 1000 sene önce Kahverengi Irk Hakimdi!
Ondan 1000 sene önce Siyah Irk Hakimdi!

So, What the f-cking problem?!

Neden tüm dünya emekli apartman yöneticisi duygusuyla hareket ediyor ki?!! 

- Benim zamanımda çok uğraştım, dış kapı aydınlatması için ama...
- Benim dönemimde bahçede bir tane izmarit göremezdin!
- Bu apartmana yalıtımı ilk ben getirdim ya!

Irkçılığa karşı olmak, ırkların birbirlerine karşı üstün olmadığını düşünmek değildir! Herkes kendi ırkını diğer ırklardan daha fazla sever, onların hatalarını daha anlayışla karşılar. Irkçılığa karşı olmadaki paradoks; kendi ırkını daha üstün görmesen, diğerlerinin ezildiğini düşünmezsin!

 - 10 DAKİKA DÜŞÜNCE ARASI  - 





-- SON CÜMLEYİ TAM ANLADIĞINDAN EMİN OLMADAN DEVAM ETME --






--- BEN UYARDIM ---







---- SONRA FALAN FİLAN OLMASIN ----


Hiçbir kuş, kendi türü yerine solucanı savunmaz!

( Eğer ki, sende ırkçılık olmadığına inanıyorsan bir test et kendini! Kim kuş, kim solucan? )

Gerçekten, ırkçı olmadığına halen eminsen, çocuğunun, kardeşinin, annenin, babanın, arkadaşının senin ırkından olmayan biri ile beraber olduğunu düşün, beraber yemek yediğinizi vs. düşün bakalım.

Herkes bir şekilde ırkçıdır ve bunda kötü olan / yanlış olan bir şey yok! Düşünce ve hisler böyle olmak zorunda! Bunun ırk ile alakası yok, farklı takımlılar, engelliler, tarzın olmayan müziği dinleyenler, aşık olduğun dizi oyuncusundan nefret edenler, ''O filmi hala izlememiş olanlar'' hepsi birer üstünlük ve ezme sebebidir. Bir kişiye, hayran olduğun şarkıcıyı sevmemesinden dolayı kin, haset, öfke duymak ile; ten renginin farklı olmasından dolayı kin, haset, öfke duymak arasında fark yok ki!

Bir kişi, bir müzik türü yüzünden bir kişiye psikolojik veya fiziksel şiddet uygularsa, bu onu ''daha az suçlu'' yapmayacağı gibi; ten rengi farklı diye bir kişiye psikolojik veya fiziksel şiddet uygularsa, bu  onu ''daha çok suçlu'' yapmaz.

2000 yılında doğmuş birini, o doğuncaya kadar yaşanmış şeyler için suçlayamazsın!
2000 yılında doğmuş birini, o doğarken yaşanan şeyler için suçlayamazsın!
2000 yılında doğmuş birini, o doğduktan sonra yaşanmış şeyler için de suçlayamazsın!
2000 yılında doğmuş birini, onun bizzat işlemediği yada işlenilmesine yardımda bulunmadığı hiçbir şeyden dolayı sorumlu tutamazsın!

Buradaki kilit nokta 2000 yılı değil.... 

Şimdi gelelim ''cinsiyetçiliğe''!!!

Yukarıda yazılan yazıda geçen tüm ırkçılık kelimlerini cinsiyetçilik ile değiştirin kabaca mevzuu ortaya çıkar. 

- 10 DAKİKA DÜŞÜNCE ARASI -

-- KELİMELERİ DEĞİŞTİR, OKU VE ÖYLE DEVAM ET --

İnsan dışında hiçbir türün DİŞİLERİ savunmasız değil! İstisnasız tüm varlık alemi dişi üstünlüğü üzerine kurulmuştur! 

Toprak ve tohumu düşünelim! TOPRAK - DİŞİ ; TOHUM - ERİL

Verimli, sağlam bir toprakta en bozuk ve çürük tohum bile filizlenir veya bir yarar sağlar. Ama toprak verimsiz ve bozuk olursa, tohumun kalitesinin hiçbir anlamı olmaz. 

Bir toplumun GELECEĞİ;

Kadınların eşit ücret ile çalışmalarına değil...

Kadınların eğitim derecesi ve kalitesine değil...

Kadınların gece tek başına sokakta özgürce yürüyebilmelerine değil...

Kadınların sade ve sadece AHLAKLARINA

BAĞIMLIDIR!!!

Pozitif Ayrımcılık Cinsiyetçiliktir! "Kadınların daha fazla yardıma ihtiyacı var demek değil midir?"

Kadın Doktor değil Doktor denilsin! Bilimadamı değil Biliminsanı denilsin! "Cinsiyetçi değil mi?"

Kadınlar ile Erkekler Eşittir! "Değildir, neden olsun ki?" 

Zaten topu topu 2(İKİ) Cinsiyet Var!  SADE ve SADECE 2 TANE CİNSİYET VAR!!!  DİŞİ ve ERKEK!!! 

Eşitlik derken, temel insani hakların eşit olmasından bahsediyoruz!!

Kadınlara, erkeklerden daha mı az oksijen veriliyor? 
Şaşırtıcı ama evet! 
Neden?
Erkek vücudunda daha fazla kas oranı olduğundan dolayı ciğer hacmi daha büyük ve daha fazla oksijen tüketiyor. Daha fazla yemek tüketip, daha fazla uyuyorlar hepsi kütlesel hacim ile alakalı. Ayrıca erkekler dünyada daha fazla yer kaplıyor!
O zaman hemen tüm kadınların hacmi genişletilsin!

Öyle değil, özgürlük filan diyoruz!

Kadınlar, erkeklerden daha mı az özgür??

Bir erkek çalışmaz ise mi yoksa bir kadın çalışmaz ise mi daha fazla baskı görür?
Bir erkek "yeterince" para kazanamazsa mı yoksa bir kadın yeterince para kazanamazsa mı sorgulanır?
Bir erkek mi bir kadını yoksa bir kadın mı bir erkeği koruyamazsa suçlanır?
Yolda, otobüste, parkta, sokakta, kafede vb. bir yerde ağlayan bir kadının yanında bir erkek görünce, kadının neden ağladığını düşünürsünüz?
Peki aynı şekilde erkek ağlasa ne düşünürsünüz?
Siz hiç toplu taşıma araçlarında birine yer verme oranlarına dikkat ettiniz mi? Siz hiç genç bir kadının bir erkeğe yer verdiğini gördünüz mü? Yada bir kadının bir erkeğe kapı açtığını, yol verdiğini vs. 
En kısa zamanda bir caddede yürüyen insanlara bakın, karşı karşıya gelen bir kadın ve erkekten hangisi yol vermek için hamle yapıyor?
Bir kadın ve bir erkek yolda çarpışsalar kimi suçlarsınız?

Her erkek her gün toplum içindeki kadınların çoğu tarafından ''SAPIK'' muamelesi görür. Bunun sebebi toplumdaki cinsel suçların çoğunun erkekler tarafından işlenmesidir. Ama o erkek tarafından işlendiğine dair bir bilgi olmamasına rağmen, bu muameleye katlanır.

Yani, mesele gerçekten eşitlik ise iki cinsiyette kendi paylarına düşen kadar acıyı çekiyor, kendi paylarına düşen sefayı da sürüyor.

KADIN HAKLARI kavramı bile başlıbaşına bir cinsiyetçiliktir. 

Belki de o kadar abartmamak lazımdır. Erkeklerin doğum yapamayacağı kesin olmasına rağmen KADIN DOĞUM diye bir şeyin olması gibi bir gerzekliktir...

Yine ve yeniden tekrar ediyorum; işlenen suçların ne cinsiyet ile ne de ırk ile hiçbir alakası yoktur! Suç, suçtur! Ve o birey ile alakalıdır.

İMAM tecavüz etti!

SURİYELİ evi soydu!

KADIN ŞOFÖR trafoya park etti!

LAİK MÜDÜR namazı yasakladı!

Büyük harfle yazılan yerler suç olmamasına rağmen, suçtan daha büyük öfke çekiyor.

Esas -cılık -cilik, işte bundan başka bir şey değil.

''Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.'' RUM 22 

Kavmiyetçilikte çığır açmış Mekkelilere ''Rum'' isimli bir sure ile ırkçılık tokatı atan Rabbime Şükürler Olsun.

ALLAH CEZANIZI EN GÜZEL ŞEKİLDE VERSİN....









9 Ocak 2017 Pazartesi

KENZİ'nize GELİN !

Selamun Aleyküm. Merhaba. Hi! (Böylelikle her kesime açık olduğumu göstermiş oldum.)

Son haftalarda, dönüp dolaşan bir haberimsi duyumlar alıyorum. Haberimsi şeyin başlığı şu;

''İsviçre'li Bilimadamı Robert Kenzi Müslümanlığını İlan Etti.''

Allah Allah!! Yürü be koçum!

Başlık bile başlı başına bir yazı konusuyken, ben kısa bir özet geçip (GEÇEMEDİ) konuyu toparlayacağım.

Dünya'nın dört bir tarafında, her hafta milyarlarca insandan birkaçı din değiştiriyor. Bu sistem değişikliği sırasında İslam'ı seçen insanların olması da gayet doğal bir durum. Mesela, Nauru'lu Çifti Shadlog Bernicke'nin dini seçimi ile bu kadar ilgilenmiyoruz. Neden Sn. Kenzi ilgimizi bu kadar çekti?

ÇÜNKÜ O İsviçre'li ve Bilimadamı. Biz 90'lardan beri İsviçre'li Bilimadamlarının yaptığı araştırmalara göre yaşıyoruz. O bilim adamları bir araştırma yapmazsa, hayat durma noktasına geliyor. O kadar çok şey öğrendik ki kendilerinden, bu kadar hayır duası ile birisinin müslüman olması kaçınılmazdı zaten.

Refah seviyesi, yaşam kalitesi en yüksek ülke olan İsviçre'den bir kişi, hem de bilimadamı; refah seviyesi, yaşam kalitesi en düşük ülkelerin dini olan İslam'ı seçiyor.

İslam'ın kendisi gelip de Sn. Kenzi'yi seçse bu kadar haber olamazdı!

Bakın, bakın! İsviçreli biliadamı müslüman oldu, demek ki o kadar da kötü değiliz. Hey, hey!!

Bir de, bu amcamızı İslam'ı seçmekle yetindirmeyip, bir de müslümanlığını ilan ettirmişler.

İLAN lan! İLAN!

Doğu Roma İmparatoru mu lan bu adam? İlan nedir yahu?

Neyse, gelelim haberimsi şeyin içeriğine...

Sn. Kenzi'nin İslamı seçme nedeni, Termal bir kamera ile abdest alan Müslümanları çevreleyen nurani hareyi gördükten sonra, müslümanların yeryüzünde yaşayıp, hareket eden en temiz, en hijyenik kişiler olduğunu tepit etmesiymiş.

Cümleyi ben yazarken, iki defa güldüm be

''Yeryüzünde yaşayıp, hareket eden en hijyenik kişi'' (!) - Evet, gerçek müslümanın bu özelliğe tam olarak uyması gerek fakat işi pratiğe döktüğümüzde bu ne kadar gerçek? -

Bu kısımla ilgili detay verip mide bulandırmak istemem sadece müslümanların yaşadığı yerlere şöyle bir bakarsanız sıkıntı yok. (Adam da yerler temiz demedi, kişiler temiz dedi!)

Bu amcamız, termal kamera ile abdestli insanların çekimini yapmış ve vücutlarını çevreleyen yedi katmanlı bir hare görmüş. Avrupa'da 50 bin kişi(!) üzerinde denemiş. Ama bazı tutarsızlıklar görmüş, hare göremediği olmuş. Sonra müslüman bir hastasından İslami usüle göre abdest almayı öğrenip 37 defa da böyle denemiş ve hareleri eksiksiz tespit etmiş. 63 yaşında başladığı araştırması sonucunda 67 yaşında müslüman olmuş, Kur'an'ı ezberlemiş.

Dostlar Romalılar! Ben buraya Sezar'ı övmeye değil gömmeye geldim!

Öncelikle, abdestin vücuda yararı olmadığını söylemiyorum. Termal kamera ile bakıldığında tabi ki, ısı ve ışın olarak bir katman mevcudiyeti görülecektir, bunda da bir problem yok.

Abdest alındıktan sonra, rahatlama, güven hissi vs. duygularda yaşanabilir lakin bu duygusal hadiseler cihazlar ile saptanacak bir şey değildir.

Ben de abdest alıyorum ve çoğu zaman hissediyorum / çoğu zaman hissetmiyorum! Bu, bu kadar doğal bir şey. Ayrıca, Hindu'lar da Ganj Nehri'ne girdiklerinde bir güven hissi ve rahatlama hissediyorlar. Bu bir kıstas olamaz.

Tüm her şeyi kenara bırakacak olursak, Sn. Kenzi amcamız İslam'ı seçmesi gereken şeyler için değil,  Güneş ışının, H 2 O moleküllerinden yansıması nedeniyle seçmiş. Bunun olmasının nedeni abdest işte kardeşim ise mevzu, o zaman Sn. Kenzi amcamızın Yahudi olması gerekiyordu. Neden? Çünkü abdest dediğimiz olgu, Hz. Muhammed'den çok öncesine dayanıyor ve Tevrat sahipleri tarafından da biliniyor, uygulanıyordu. Hadi canım oradan diyenler olursa, kendilerini internette şöyle ''Yahudilik'te abdest ve namaz'' konusunda kısa bir araştırmaya davet ediyorum.

SONUÇ

İslam, böyle eften püften olay ve haberlerle değerlenecek bir olgu değildir. O zaten başlı başına kıymetli ve şereflidir. İslam seçilecekse, ekomoni sistemine getirdiği düzenle seçilir, toplumsal hayata getirdiği eşitlikle seçilir, kadın-erkek ilişkilerine getirdiği adaletle seçilir, ahlaki, sanatsal, felfesi kavramlara getirdiği derinlikle seçilir, bilime, gelişmeye, akla getirdiği değerle seçilir.

Mucize, Elma'dır. Elmanın üzerinde yazan Allah lafzı değil!

Benim kelimelerce yazdığımı, tek cümle ile anlatan Allah'adır hamd.

Sözlerin En Güzeli, Alemlerin Rabbi Olan Allah'ın Sözü ile bitiriyorum.

''Siz ey iman edenler! Sorumsuzun biri size bir haberle geldiğinde durup gerçeği araştırın; değilse, istemeden birilerini rencide eder, ardından da yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.'' Hucurat 6.


9 Ağustos 2016 Salı

SAHNE OYUNU

Restorant önü...

Sabah...

Genç restorantın önünü süpürmektedir. Elinde hardal sarısı bir bavul olan Adam hızlıca önünden geçer. Adam bir süre sonra tekrar gelir.

ADAM
Pardon, buradan biri geçti mi?

GENÇ
Hayır.

ADAM
Emin misin?

GENÇ
Ben kimseyi görmedim.

ADAM
Geçmesi lazımdı.

GENÇ
Bilmiyorum.

ADAM
Peki, teşekkürler.

Adam hızla uzaklaşır. Bir süre sonra tekrar Gencin önünden geçer. Bir süre sonra tekrar gelir.

ADAM
Kusura bakmayın, kimse geçmedi değil mi?

GENÇ
Yok.

ADAM
Geçmiş olmalıydı. Hep buradaydın değil mi?

GENÇ
Yani, buradaydım. Geçen kimse görmedim.

ADAM
Peki, kusura bakmayın.

Adam hızla uzaklaşır. Bir süre sonra Gencin önünden tekrar geçer ve tekrar gencin yanına gelir.

ADAM
Kimse geçmedi mi?

GENÇ
Hayır, beyfendi sizden başka kimse geçmedi.

ADAM
Nereye doğru gittim?

GENÇ
Şaka mı bu?

ADAM
Nereye doğru gittim?!

GENÇ
Şu tarafa.

Adam gencin gösterdiği yöne doğru hızlıca gider. Bir süre sonra Adam tekrar Gencin yanına gelir.

ADAM
Yine kaçırdım. Her seferinde, her seferinde bu kez yakalarım diyorum ama hep benden bir adım önde oluyor. Her seferinde, artık çıldırmak üzereyim. Bak, senden çok şey istediğimin farkındayım ama bir daha birini görürsen, beni arar mısın? Bu benim numaram, ne olur? Sadece 11 tane numaraya basacaksın. Çok zor değil. Yapar mısın? Lütfen.

GENÇ
Peki...

ADAM
Çok sağol.

Adam hızla uzaklaşır. Bir süre sonra Gencin önünden geçer. Genç adamı izler ve işine kaldığı yerden devam eder. Bir süre sonra Adam gencin yanına gelir.

ADAM
11.

GENÇ
Efendim?

ADAM
Sadece 11 tane numara. Tek istediğim bu. Al şu parayı, fazla değil ama en azından niyetimin ciddiyetini göstermek için yeterli olur.

GENÇ
Ben, anlamıyorum. Yani...

ADAM
Anlaman için para vermiyorum. Üretilmiş ve üretilecek hiçbir para anlamanı sağlayamaz zaten. Lütfen, kabalaşmak istemiyorum. Tek istediğim buradan geçen biri gördüğün anda beni araman.

GENÇ
Bakın beyfendi, derdiniz nedir bilmiyorum ama buradan gitmenizi isteyeceğim sizden.

Adam restorant önünde duran masalardan birine geçer.

ADAM
Garson! Garson!

Genç istemsizce adama doğru gider.

GENÇ
Buyrun.

ADAM
Bir kahve, bir su alabilir miyim acaba.

GENÇ
Beyfendi bakın...

ADAM
Masaya oturdum, sipariş verdim benim her dediğimi yapman gerekiyor. Ben müşteriyim. Benim sözüm geçer. 11 numara, geçen birini görürsen 11 numaraya bas. Bu kadar basit.

GENÇ
Sizden gitmenizi rica ediyorum. Bugün kapalıyız. Hizmet vermiyoruz. Lütfen gider misiniz?

ADAM
Beni zorlama. İşler çirkinleşsin istemiyorum. Lütfen beni zorlama.

GENÇ
Beyfendi, siz de beni zorluyorsunuz, gidin yoksa polis çağırırım.

ADAM
Bunu yapmanı tavsiye etmem.

GENÇ
Gidin artık.

ADAM
Bak istediğim çok basit bir şey, geçen birini görünce beni ara.

GENÇ
Polisi arıyorum.

ADAM
Bunu yapmak istediğinden emin misin?

Genç telefonu alıp, polisin numarasını tuşlar. Adam telefonunu çıkartıp gence bir şey gösterir. Genç görünce telefonu kapatır.

GENÇ
Ne yaptın lan sen?!

ADAM
Beni bu noktaya getirme.

GENÇ
Lan!

Genç adamın üzerine atılır. Adam silahını çıkartıp gence doğrultur.

ADAM
Sakin ol. Sakin ol. Sakin. Ol. Lütfen, daha fazla çirkinleşmeden, ne olur bana dediğim şeyi yapacağını söyle.

GENÇ
Sen delirmişsin!

ADAM
Tek istediğim...

GENÇ
Yapmayacağım lan.

ADAM
Özür dilerim.

Adam Genci başından vurur. Genç yere yığılır. Adam gencin fotoğrafını çeker, bavulu açar genci içine koyar. Silahını beline koyup. Bavulu alıp çıkar. Bir süre sonra elinde süpürge olan bir genç gelir yeri süpürmeye başlar. Elinde bavul olan adam hızla önünden geçer. Bir süre sonra tekrar gencin yanına gelir.

ADAM
Pardon, buradan biri geçti mi?

                                                              SON

10 Temmuz 2016 Pazar

Dokunuş

Es-selamu aleyküm.

Günlerdir, haftalardır, ayladır süre gelen paylaşımlar, konuşmalar, kampanyalar vs. yüreğimi daralttı. Sıkıştım, doldum, nefes alamıyor gibi hissediyorum.

İlk başta meselenin Suriyeliler olduğunu sanıyordum ama aslında öyle değişmiş. Esas mesele, insanlılıkmış.

Evet insan-lı-lık.

İnsan, öz; insalı, özden damıtılmış aroma; insanlılık, özden damıtılmış aromanın tozu.

İnsanın suyunu çıkarıyorsunuz, çıkarılan suya bir batırıp çıkarıyorsunuz, güneşte kurutup küllerini savuruyorsunuz.

O savrulan kül işte insanlılık.

İnsanlılık, 3. rezil şahıs.

İnsan nesli tükenmekte olan bir varlık. Dünya üzerinde çok az sayıda kaldı. Bir önceki nesil insanlıktı. İnsanın sadece aroması vardı ama tadı benziyordu. Şimdiki nesil ise insanlılık. İnsanın yapay aromasının tozu var üzerlerinde. Tadı da benzemiyor artık. Başka bir şey bu.

Boğuldum. Darlandım. Her tükendiğimde yaptığım şeyi yaptım ve beni kurtarması için Kur'an'a sarıldım.

''Dedi; Rabbim gögsümü bana genişlet ve emrini bana kolaylaştır, dilimdeki bağı çöz ki diyeceklerimi tam olarak kavrayabilsinler.'' Taha 25-28

Bir çok ayet buldum ve yazmıştım. Bu kadar uzun yazıyı kimse okumaz diye düşünürken, Rabbim karşıma öyle bir ayet çıkardı ki,  her şeyi anlatmak için yeter.

Euzü billahi min eşşeytanirracim

Bismillahirrahmanirrahim.

''Koşun! Rabbinizden bir bağışlanmaya ve Cennet'e ki, genişliği göklerle yer kadardır. Allah'a karşı duyarlı olup, sakınıp, korunanlar için hazırlanmıştır. Bu kişiler, bollukta ve darlıkta verirler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapıp güzel davrananları sever.'' Al-i İmran 133-134

Elhamdulillah.

Selam ve dua ile...