18 Eylül 2020 Cuma

MÛCİZE, HÜZÜN ve DEFTER

         Selâmun Aleyküm ve rahmetullah...


Bu yazı bir düşünce akışı içinde yazılmıştır!


Evvela başlık olarak seçtiğim kelimelerin mânâlarına değinelim.

Mûcize; Temel olarak, "âciz bırakan, acze düşüren" anlamına gelmektedir.

Hüzün; Arzulanan bir şeyin elden kaçması veya istenmeyen bir şeyin başa gelmesi yüzünden duyulan                     gönül burukluğudur.

Defter; Yapıştırılarak veya dikilerek bir araya getirilen kağıt destesidir.

Aktüel olarak kullanılan bu kelimeleri neden açıkladım?

Kendime gereksiz "entelektüel" bir hava katmak için mi?

Biraz havalı olmak kötü olmaz tabi ki ama esas neden bu değil. Önce bana, sonra da bu yazıyı okuyacak olanlara bir hatırlatma olsun diye.

Bilinen şeyin hatırlatılmasına ne lüzum var? 

 Hatırlamak, malumdur ki, önceden öğrenilmiş bir şeyi zihnen veya kalben tekrar anmaktır ve buna da "tezekkür" denir. Bir şeyi zikreden kişi esasen önceden bilineni hatırlatan kişidir. Yani bir nevi geçmişi bugüne getiren, geçmişi tazeleyen kişi olur.

Zikrettiğimiz yani hatırladığımız şey, biz onu zikrettiğimiz andan itibaren artık geçmişin değil bugünün konusu olmuş olur ki bu da "tefekkür"dür. Tefekkür, zikredilen şeyin halihazırda yeniden tasavvur edilmesi sürecidir. Zikrederek geçmişi bugüne getirir, fikrederek geçmişi bugünde yeniden şekillendiririz.

Fikrettiğimiz şey dünün geleceği, yarının geçmişidir. Fikir dünden yarına geçiş sağlayan bir kapıdır. Fikir işlemimiz bizi geleceğe taşıyamazsa, hatırlatılmaya muhtaç bir halde geçmiş olmak için bugüne mahkum oluruz. 

Fikir geçmişten geleceğe bir geçiş vasıtasıdır. Bu vasıtanın nihai durağına "tedebbür" denir. Tedebbür, ardını, sonrasını hesaplayarak düşünmek, sonrası için düşünebilmek demektir. Esasen yarın, bizim önümüz değil ardımızdır. Gelecek bizim değil, biz geçtikten sonra geleceklerindir. Tedebbür etmek, bugüne taşıyıp yeniden şekillendirdiğimiz şeyi, tekrar şekillendirilsin diye güvenilir bir yerde bırakmak için yapılan geleceğe dair bir eylemdir.

Genel düşünme eylemi özetle; "Yarına emanet etmek için bugün şekillendireceğimiz şeyi hatırlamakla başlar."

Benim de naçizane Mûcize, Hüzün, Defter kelimelerini izah etmemim nedeni budur.

Mûcize Hüzün Doğurur ve Her Hüzün Mûcizeye Gebedir

Bizi âciz bırakan her şey temelde kibir ile bağlantılıdır. Kibirlenmek için gücünüzü kıyas edebileceğiniz başka varlıklara ihtiyacımız vardır. İster zihnî, fizikî ister ruhî, manevî güç olsun... Sadece kıyas için değil, takdir ve tebrik için de başkalarına muhtaçız. Kibrin bu ikili paradoksal yapısı bile, esas acziyetin kibir olduğunu görmek için yeter delildir.

Kibir ve acziyet bağlantısı nefsimizle sınırlı kalmayıp içtimaî olarak da sirayet eder. Kendimizi üstün görmemiz başkalarını alçak görmemizden kaynaklanır. İnsanın kendini yükseltmesinin en kolay yolu, diğerlerini alçaltmasıdır. Birilerini âciz bırakarak kendimizi mûcizevî kılanırız. Çünkü âciz bir varlığın mûcize göstermesinin tek yolu başkalarını âciz bırakmaktır.

Gündelik dilde, "mûcize" kavramı hiçbir imkan ve ihtimal yokken beliren bir kurtuluş yolu, mutluluk ve huzur kaynağı bir hediye olarak kullanılır. Lakin bu mefhumun aslî kaynağında durum hiç de bu şekilde değildir.

Kur'ân-i Kerîm'de "mûcize" olarak geçen olayları gözden geçirdiğimizde, bu olayların inanmayanlara sunulan "son şans" olarak gerçekleştiğini görürüz. Şu bir gerçektir ki, mûcize helâktan hemen öncedir. Mûcize, îman sınavının kopya kağıdı kabilindendir. (lâ teşbih ve lâ temsil)

Mûcize,  insanı gördükleri karşısında zihnen âciz bıraktığı gibi, îman etmemesinin esas nedeninin "inanmamak" değil, "ne olursa olsun inanmayacak kadar kibirli" olduğunu kendi kendine itiraf ettirecek kadar da ruhen âciz bırakır.

Hülasa, mûcize salt olarak, "kurtuluş" demek olmayıp, ilk elden îmana liyâkati olmayan ama vazgeçilmeye de kıyılamayan nasiplileri kurtarmak ve kat'î sûrette îman etmeyecek nasipsizleri helâk etmek demektir.

İman edenlerin arzuladığı şeyin ellerinden kaçmasından dolayı yaşadıkları gönül burukluğunu (hüzün), ellerinden kaçıranların âciz bırakılması (mûcize) giderecektir. Bu âciz bırakılmak (mûcize), kibirlilerin istemediği şeyin başlarına getirerek gönül burukluğu (hüzün) doğuracaktır.

Konuşama Düşüncenin (Ses'in) Echo'su, Yazı Düşüncenin Eyleminin Simülasyonudur

Düşündüğümüz zaman fiziksel olarak kalbimiz ile beynimiz arasındaki alanda bir ses duyarız. Bu ses "esas" sestir. Bizim ses dediğimiz, konuşma ise bir aksisadâ, bir yankı, bir echo'dur.

Basit bir gözlemle, yemek yerken konuşamayız, su altında yada uzayda konuşamayız ama düşünebiliriz ve bu düşünme sırasında, kendimizi duyarız. Ses tellerimiz hareket etmez ama biz bir "ses" duyarız. Tüm okuyucular kabul edecektir ki, bir yazıyı "içimizden" daha hızlı okuruz. Hatta daha önce duymadığınız bir şarkıyı, hiç bilmediğiniz bir dildeki konuşmayı dinlerken, o sesleri duyma hızımızla aynı ölçekte "içimizden" eksiksiz bir şekilde kendi "sesimiz" ile de duyarız.  

Peki bu "içimizdeki ses"in, "dışımıza çıkan ses"ten daha hızlı, daha mükemmel, daha "doğrudan" olmasının nedeni nedir?

Cevabım, bunun "esas" olmasıdır.

Fizikî sınırlamalarla mahkum edilmiş fikir eylemimizin sonucu olarak tezahürleri tek gerçek olarak kabul ediyoruz. Ve bundan dolayıdır ki, "içimizdeki ses" in esas değil, "dışımıza çıkan ses"in bir yansıması olduğu önkabulüyle hareket ederek, kulağımızda yer edinmiş olan sesimizin etkisi yada farkına varamayacağımız ölçülerdeki ufak ses telleri hareketleri veya insanın kendisine özgü olarak çıkarttığı bir frekans olarak tanımlıyor ve maddî yaşamımıza devam ediyoruz. 

Bir bebeğin dünyaya gelmesinin nedeni sadece fizikî sebeplerle açıklamak kadar "sığ" bir algı. 

Tezahürler tabiatı itibariyle neden olamazlar, onlar ancak sonuçturlar. 

Bu kadar bir izahatla yetinmek ve diğer bahislere geçmek istiyorum.

Teklif İşitseldir, Temsil Görseldir

Allah Celle Cellâhu, Furkân Suresi 32. ayette "...Biz onu senin fuadına indirdik..." buyuruyor. Buradaki "fuad" kelimesi çoğu mealde kalp olarak yazılıyor, bu nüans kaybına ve derin bir tefekkür yokluğuna sebep oluyor maalesef.

Allah Teâla, Kur'ân'ı Hz. Peygamber'in -aleyhissalatu vesselam- "fuad"ına indirdiği halde, insanlar bu "fuad"dan tezahür edene yani Kur'ân'a Hz.Peygamber'in "ses"i ile  muhatap oldular. Allah'ın teklifi, Hz. Peygamber'in sesi ile duyuldu.

Derkenar; Hz. Peygamber'i sessiz bırakmak isteyenler esasında Allah'ın teklifini yok sayanlardır.

Allah'ın teklifi, peygamberin sesiyle insanlara sunulduğunda, bu teklifin insanlardaki te'siri dini temsil etme oldu. 

İnsanlar biz sözü ciddiye almak için, evvela o sözünün sahibinin, söylediği söze uyup uymadığına bakarlar. Şayet söz ile söylen arasında bir uyum varsa, sözü ciddiye alıp almama faslına geçerler. Fakat böyle bir uyum görülemezse, sözü ciddiye almazlar. Görüntüsü ile sesi birbirine uyum göstermeyen şey yadırganır. Ya ondan korkulur ya da gülünç bulunur. Ama asla kabul edilmez.

Teklif edenin, teklif ettiğini temsil etmesi şarttır.

Teklif vasıtası nasıl ki Hz. Peygamber'in sesidir, temsil vasıtası da onun davranışları olacaktır.

...

Düşünce, asla mahiyetinin tam olarak anlayamacağımız  "içimizdeki ses"tir.

Konuşma, "esas ses"in "aksisadâ"sıdır.

Yazı ise bu echo'nun zaptedilmiş bir simülasyonudur.

...

Hakikat, simülatif değil, sem'-i lâtiftir.

...

Ben bu yazısı yazarak, kendi "esas ses"imi, sizlerin "esas ses"ine bağlıyorum. 

Benim sesimden yazılmış bu yazı sizlerin sesiyle tekrar şekilleniyor.

...

Yazı, düşüncemi aciz bırakıp bana hüzün veriyor.

Hüznüm düşüncemde mûcizeler yaratıp yazdırıyor.

...

Bu yazı belki karmaşık ve parça parça geliyor, belki de içinde ayrılmaz uyum görünüyor.