31 Aralık 2014 Çarşamba
Bİ'
Kimi sessizliğin içinde yitip gider, kimi sessizliğin kendisi olur. Kimi de sadece çay içer. Ama hiçbir çay içiş, sadece çay içiş değildir hiçbir zaman. Her yudumun ve her dumanın bir hikayesi vardır. Yeterince sessiz olursak, belki biri bizi çay içmeye davet eder. Yeterince susarsak, taze çay bile demlenir belki…
Bi' HİKAYE
”Şşt!” dedi arkamdaki soğuk esinti ve devam etti; ”Saçların böyle güzel, bence dokunma.” ”Sadece uçlarından aldıracaktım.” dedim. ”Ben zaten senin uçlarına aşık oldum.” dedi. ”Peki.” dedim ve uçları hariç tüm saçımı kestirdim. ”Beni hala seviyor musun?” dedim. ”Hala şapkalı mı değil mi?” diye sordu. ”Şapkalı” diye cevap verdim. ”O zaman Çatalça’ya iki kişilik bilet alabiliriz” dedi. ”Peki.” dedim ve biber dolmasından bir çatal aldım. Biraz yağlıydı çatal, biber dolmasına kızdım. ”Gümüşleri satıp, iddia oynadım.” dedi. ”Bu sefer banko, görürsün tutacak!” Tuttu bana Eminönü’nde balık ekmek ısmarladı ama balıklar İsveç’ten gelmişti, anlaşamadık. Sadece turşu yiyebildik.
”Su turşudan daha fazla olduğu halde neden suyu turşu sahipleniyor?”
”Su biraz ikiyüzlü çünkü, girdiği kalıbın şeklini alıyor.”
”Turşunun erkeğe benzemesinin hiç mi alakası yok bu durumla?”
”Var ama böyle şeyler söyleyebilmek için bir feminist ile evli olmak gerekiyor. Yasa böyle.”
Sabaha karşı uyandık. Etraf çok sakindi. Kahvaltı hazırlanmış, taze ekmek kokusu odayı sarmış, yer her çiçek doluydu, gülümsedim ve korktum. Sonra rüya gördüğümü anladım ve uyandım. Gecenin bir körü, siren ve korna sesleri, odaya sinen sigara kokusu… Derin bir oh çektim! ”İşte.” dedim. ”Hayat tam olarak böyle.”
TEMA'S'SIZ HİKAYE
TEMALI BİR İÇ DÖKÜŞ
İçten döküşlü günler dilerim.
Ayran şişkinlik yapar gece gece
Pilav üstü kavurmanın yanındaki turşu gibi yalnızım
…
Guguklu saat 12 yi gösterip; ”Ne gümüş, ne altın, ne de yasa tatmin eder beni. Sade ve sadece senin ruhun.” dedi ve hızla dünyamızı terk etti. Geri kalan irili ufaklı zaman dilimleri toplanıp 66 ettiler.
…
Çıkarlarımı çıkartmıştım ki niyetli olduğum aklıma geldi ama neye niyetli olduğumu hatırlayamadım.
…
Bir berber bir berbere; ”Gel beraber bir berber dükkanı açalım.” demiş. Bir berber bir berbere; ”Düğün yaparken çok borçlandım.” diye cevap vermiş.
…
2 yukarı dense çözülecek bir meseleyi 3 aşağı 5 yukarı deyip uzatmak niye?
…
Katalog, Pritistan, Ortibeks mezhepleri birleşip Kağıthane’de Özalitral kurdular.
HEP AYNI HİKAYE
Her zamanki bir ülkede, herhangi bir yerdeki bir zaman…
İsmi ve ünvanı olmayan Kırmızı Başlıklı Kız, ismi ve ünvanı olmayan EVDEKİ Anne’sinin yaptığı kurabiyeleri, tüm zamanını EVİNDE örgü örerek geçiren isimsiz ve ünvansız Büyükanne’sine götürmek için EVDEN çıkar. İsimsiz ve ünvansız Kırmızı Başlıklı Kız namuslu bir kadın için belirlenmiş en münasip yolda EVDEN çıkıp EVE girmek üzere yürümeye başlar. İsimsiz ve ünvansız Anne’sinin iman tahtasına kabartmalı işlenmiş şu sözleri aptamil kokan ağzında yankılanmaktadır ; ”Sağdan yürü, başını kaldırma, şarkı söyleme, eğilip doğrulma. Hep düz yürü, sakın yoldan sapma!”
Babaanne’sinin neden kendi evlerinden uzakta, ormanın ortasında bir başına yaşadığını, neden Anne’sinin de kendiyle beraber gelmediğini düşünmeden, sormadan, sorgulamadan en münasip yolda yürümeye devam eden Kırmızı Başlıklı Kız’ın karşısına, ormanda yiyebileceği onlarca şey varken dişinin kovuğuna bile yetmeyecek olan küçük bir kızı yemek isteyen Kurt çıkar. Kurt aslında kız sevmemektedir ama reklamı hoşuna gitmiştir.
Kırmızı Başlıklı Kız, Kurt’un etkileyici sözleri ve göz alıcı fiziğine dayanamayıp, Anne’sini öğütlerini iki dakika otuzbeş saniyede unutur. O kuyruğa dokunabilmek için tüm kurabiyelerden vazgeçmeye hazırdır. Kurt, hali hazırda ormanın en kuytu yerinde olmalarına karşın kızı yemez ve işi zevke sürer. Kırmızı Başlıklı Kız’a Babaanne’si için çiçek toplamasını söylenen Kurt, afilli bir şekilde ormanın derinliklerine doğru gider ve gözden kaybolur. Kurt’un kendisine yapmasını söylediği şeyden dolayı çok mutlu olan Kırmızı Başlıklı Kız, bu mutluluğun verdiği sarhoşluk ile Babaanne’sinin evinin önüne gelir ve içeri girer.
Babaanne’sini sadece bayramdan bayrama gören Kırmızı Başlıklı Kız; Babaanne’sinin sesini, yüzünü, karakterini unutarak afiyetle yenilmeyi haketmiştir.
Kurt bir Big Old XL ve bir Happy Young Menu yemenin vermiş olduğu şişkinlikle dere kenarında kestirmeye başlar.
Tek amacı Kurt avlamak olan AVCI ERKEK ADAM Kurt’u UYURKEN keserek, YAŞLI HASTA KADIN ile KÜÇÜK ACİZ KIZ’ı kurtarır.
Kırmızı Başlıklı Kız bu olaydan sonra başlığını siyaha boyar ve AVCI ERKEK ADAM ile evlenir. 3 tane nur topu gibi kurtları olur. AVCI ERKEK ADAM, Siyah Başlıklı Kadın’ı terk eder. Siyah Başlıklı Kadın kuduzdan ölür. 3 küçük kurtçuk prefabrik bir evde yaşamaya başlarlar. Günde 1 kemik uğruna yerin üçyüz yetmiş metre altındaki hayvan çiftliğinde domuz pisliği temizlerken doğal afet sonucu fıtratları gereği ölürler.
...
Seni sevdim Rosa
Tüm karanlık bahçelerin gün doğumunda
Seni sevdim Rosa
En şaşkın anımda
Gözlerim küçüktü o zaman
Yalın ayak koşardım üzüm bağlarına
O zamanlar üzüm sadece ekşiydi Rosa
Seni sevdim Rosa
Her kuru yaprak çatırtısında
Seni sevdim Rosa
Ayın her batışında
Seni sevdim Rosa
Her şehit annesinin gözyaşında
Toprak biz kokardı Rosa
Bizi anlardı çiçekler
Gök bizi yağardı Rosa
Uçardı bizi kelebekler
Dikenlerimiz vardı Rosa
Katlanabilelim diye umutlarımıza
Sıra sıra büyüttüğümüz dikenlerimiz vardı
Sevdim seni Rosa
Tüm çocukların kabuslarında
Sevdim seni Rosa
Tüm riyakar dualarda
Ellerimizin sıcaklığı bizi çıplak bırakırdı
Uzun uzun sarılışlarımız vardı Rosa
Namlular, soğuk demirden kükreyen kedilerdi
Kandan mermilerimiz vardı Rosa
Değdiği yerden kibir biterdi.
Seni sevdim Rosa
Yeryüzündeki bütün minarelerde
Seni sevdim Rosa
Müezzinin her Allahu Ekber deyişinde.
Tüm karanlık bahçelerin gün doğumunda
Seni sevdim Rosa
En şaşkın anımda
Gözlerim küçüktü o zaman
Yalın ayak koşardım üzüm bağlarına
O zamanlar üzüm sadece ekşiydi Rosa
Seni sevdim Rosa
Her kuru yaprak çatırtısında
Seni sevdim Rosa
Ayın her batışında
Seni sevdim Rosa
Her şehit annesinin gözyaşında
Toprak biz kokardı Rosa
Bizi anlardı çiçekler
Gök bizi yağardı Rosa
Uçardı bizi kelebekler
Dikenlerimiz vardı Rosa
Katlanabilelim diye umutlarımıza
Sıra sıra büyüttüğümüz dikenlerimiz vardı
Sevdim seni Rosa
Tüm çocukların kabuslarında
Sevdim seni Rosa
Tüm riyakar dualarda
Ellerimizin sıcaklığı bizi çıplak bırakırdı
Uzun uzun sarılışlarımız vardı Rosa
Namlular, soğuk demirden kükreyen kedilerdi
Kandan mermilerimiz vardı Rosa
Değdiği yerden kibir biterdi.
Seni sevdim Rosa
Yeryüzündeki bütün minarelerde
Seni sevdim Rosa
Müezzinin her Allahu Ekber deyişinde.
30 Aralık 2014 Salı
EKSİK Bİ' HİKAYE
''Hiç kaçış yok'' dedi sigara dumanını yüzüme üfleyerek. ''Bir yanın daima arabesk kalacak.'' Yağmur dinmişti, sığındığımız apartman girişinden çıkıp yürümeye devam ettik. Acelemiz olmamasına rağmen bir yere yetişmeye çalışıyor gibi yürüyorduk. Bazen böyle saçma hızlanmalarımız olurdu. Sanki bizi ileride bekleyen çok önemli bir olay var ve bir an önce ona ulaşmalıyız hissiyatını taşırdık. Evden çıkarken oluşan ''bir şeyler unutuldu'' duygusunun tam tersi vardı bizde. Geçmişimizde bir şey yoktu, sahip olduklarımız üç cebe sığıyordu. Cüzdan, anahtar, telefon. Ama geleceğimizde sürekli bir şeyleri ıskalayacağız korkusunu yaşıyorduk. Ya bir şey oluyordu biz orada olmuyorduk ya da biz varken hiçbir şey olmuyordu. Süreğen bir eksiklik var üstümüzde. Hiç tam olamayacak, hiç tamamlanamayacağız. Hani bir fikir, bir söz gelir akla sonra tam söyleyecekken unutulur da, o fikir, söz tüm sıkıntıları bir anda çözecek, tüm problemleri bir anda yok edecek gibi gelir ya, iste tam öyle bir eksiklikti bu. Hayatımız hep ''ama ne?'' sorusuna cevap aramakla geçiyordu. Omuzuyla sağa doğru itti beni ve 'Şurası'' dedi. O narin vücudun bu kadar sarsıcı olabilmesi beni bir an için şaşırttı ama daha sonra hep güçlü bir kadın olduğunu hatırladım. ''Islanmadan girelim, şanslıyız'' dedi. Cevap olarak burnumdan hava vermekle yetindim. Mekanın kapısından girerken bir damla, atkım ile montum arasındaki o minicik açıklığı buldu ve ensemin en hassas yerinden sırtıma doğru aktı. O anda annemin cenazesini hatırladım. Her şey o kadar planlı ve olağandı ki, annemin ilk kez ölmediğini düşünmüştüm. Sanki annem iki hafta bir düzenli olarak ölürdü. Bu da o cenazelerden biriydi işte. ''Gelsene'' dedi tabuttan bir ses, ''içerisi çok sıcak.'' ''Dalmışım.'' dedim belli belirsiz bir tonda. Kırmızı ışığın aydınlattı gözlerini gördüm, montumdan çekip mekana beni sokmaya çalışıyordu. ''Üst kata çıkalım.'' dedi ve beni beklemeden merdivene yöneldi. Merdivenden çıktım, bir masayı işaret etti, ''Ben geliyorum.'' dedi ve tekrar merdivenden aşağı indi. Hiç duraksamadan gösterdiği masaya doğru yöneldim. Montumu ve atkımı çıkarıp, oturduğum sandalyenin sırtına astım. Atkının ucu yere değiyordu. Aldım atkıyı montumun kolunun içine tıkıştırdım. Islak kumaş, egzotik kahve ve oda spreyi kokuyordu ortam ve çok kırmızıydı. Aslında daha çok turuncuydu. O kadar turuncuydu ki canım meyveli pasta çekti. Fondan gelen etnik müziğin arasında, ayakkabılarının sesini duydum. Merdivene doğru baktım. Garson çocuğu gördüm. Yanımdaki masaya siparişleri getiriyordu. Diğer masalara göz gezdirdim. Renk renk hırkalar, tadına değmeyecek kadar pahalı içecekler ve kendisi akıllanırken kullanıcısını moronlaştıran telefonlardan başka bir şey yoktu. ''Neden böyle bir yere geldik ki?'' dedim içimden. ''Biraz değişiklik iyidir'' dedi karşımdaki sandalyeyi yanıma çekerken. Oturup gözlerimin içine baktı. ''Sipariş verdin mi?'' dedi. Kafamı salladım ve buluştuğumuzdan beri hiç konuşmadığımı fark ettim. Sorun etmemişti. Bu bir sorun muydu? Garsona o kadar nazikçe işaret etti ki, ellerini öpüp, onlara sarılmak ve o avuçlarda kaybolmak istedim. Yapmazdım tabii ki, masalar çok dardı.
...
Gel bırak bu dünyayı
Bir aşağı, bir yukarı
Sarmaşık ilişkiler yumağı
Kirli, isli, puslu...
Ben ki sessizliğin yamağı
Yanaklarından süzülüverdim bir sonbahar sabahı
Düştüm yapayalnız kucağına
Kapalı düşler ardına
Kapanmış yara izlerinde buldum kendimi
Zorlama acılar diyarı...
Sensiz yağışlarım oldu önceden
Hep sana diye sandığım
Yanlış sevdalarım oldu.
Ufuklarımdaki ışığa küsüşlerim
Bembeyaz karı çamur edişlerim
Yalandan nefes alış verişlerim
Yaşıyormuşçasına gezişlerim oldu.
Hüzünbaz sanma beni,
Deme ''Ne çok acılar var içinde.''
Kıymet-şinasım.
Bilmeseydim yaralarımın kadrini
Bu kadar güzel güldürebilir miydim ki seni?
Diyebilir miydim bakıp gözlerine
Hep seni bekledim ben diye...
Bir aşağı, bir yukarı
Sarmaşık ilişkiler yumağı
Kirli, isli, puslu...
Ben ki sessizliğin yamağı
Yanaklarından süzülüverdim bir sonbahar sabahı
Düştüm yapayalnız kucağına
Kapalı düşler ardına
Kapanmış yara izlerinde buldum kendimi
Zorlama acılar diyarı...
Sensiz yağışlarım oldu önceden
Hep sana diye sandığım
Yanlış sevdalarım oldu.
Ufuklarımdaki ışığa küsüşlerim
Bembeyaz karı çamur edişlerim
Yalandan nefes alış verişlerim
Yaşıyormuşçasına gezişlerim oldu.
Hüzünbaz sanma beni,
Deme ''Ne çok acılar var içinde.''
Kıymet-şinasım.
Bilmeseydim yaralarımın kadrini
Bu kadar güzel güldürebilir miydim ki seni?
Diyebilir miydim bakıp gözlerine
Hep seni bekledim ben diye...
26 Aralık 2014 Cuma
...
Hiçbiri ben değilim
Sensiz hiçbir ben değilim
Acı yok içimde
Ağlamadım da uzun zamandan beri
Tövbelerim içten
Sevişlerim riyakar
Gülüşlerim yalan
Yalnızım, korku ne kelime
Ödüm patlıyor
Ama değil ki umrumda
Yapacaklarım ortada
İmkanlarım serilmiş ayağıma
Uçsuz bucaklar, bucaksız uçlar dolu haritalar
Pusulam kırık ya da bozuk
Yön duygum yitik
Kültablasına dokunmadım bayadır
Bayadır suskunum
Dolu dolu ellerle şişiriyorum balonları
Biliyorum bir tek sen anlayacaksın yine beni
Biliyorsun bunları sadece senin için yazdığımı.
Boşluklarımı oku benim
Kelimler sadece mürekkep; kalp atışlarımın izi
İçtenliğimde boğuluyorum
Bir sancı çekiyorum
Kafam allak
Ruhum bullak
Kulaklarım yalak her at bir şeyler fısıldıyor
Atların nallı rüyaları olur, çimleri ezerler
Çimler terli terli su emerler, sonra bana sarılıp ağlarlar
Dağlar benimle gezer
Şakalaşır benimle bulutlar
Sen bilirsin ama beni, betonu en çok kayısı halde severim
Maddenin en katı hali sadakatsizliktir derim
Su yalanlarla donmaz, yılanlarla yandığı kadar.
Bir şiirde şiir kelimesi geçiyorsa eğer
O şiirden bir halt olmaz.
Şimdilik çekiliyorum, benden bu kadar
Selametle kal,
Acılar, acılar şimdi özümde kıpraştılar...
Sensiz hiçbir ben değilim
Acı yok içimde
Ağlamadım da uzun zamandan beri
Tövbelerim içten
Sevişlerim riyakar
Gülüşlerim yalan
Yalnızım, korku ne kelime
Ödüm patlıyor
Ama değil ki umrumda
Yapacaklarım ortada
İmkanlarım serilmiş ayağıma
Uçsuz bucaklar, bucaksız uçlar dolu haritalar
Pusulam kırık ya da bozuk
Yön duygum yitik
Kültablasına dokunmadım bayadır
Bayadır suskunum
Dolu dolu ellerle şişiriyorum balonları
Biliyorum bir tek sen anlayacaksın yine beni
Biliyorsun bunları sadece senin için yazdığımı.
Boşluklarımı oku benim
Kelimler sadece mürekkep; kalp atışlarımın izi
İçtenliğimde boğuluyorum
Bir sancı çekiyorum
Kafam allak
Ruhum bullak
Kulaklarım yalak her at bir şeyler fısıldıyor
Atların nallı rüyaları olur, çimleri ezerler
Çimler terli terli su emerler, sonra bana sarılıp ağlarlar
Dağlar benimle gezer
Şakalaşır benimle bulutlar
Sen bilirsin ama beni, betonu en çok kayısı halde severim
Maddenin en katı hali sadakatsizliktir derim
Su yalanlarla donmaz, yılanlarla yandığı kadar.
Bir şiirde şiir kelimesi geçiyorsa eğer
O şiirden bir halt olmaz.
Şimdilik çekiliyorum, benden bu kadar
Selametle kal,
Acılar, acılar şimdi özümde kıpraştılar...
...
İşte şimdi başlıyorum dedi ölürken.
Baktı gözlerimin içine
Seninle yeşersin gönül bahçem
Bende acı var yeterince
Ben ağlarım ikimizin yerinde yeller esinceye kadar
Ellerimden tuttu
Benim için üç kez yutkundu
Ve sustu.
Sıkkın duruyorsun, yasla başını istersen
Havadardır omzum
Hatta layığıyla seversen eğer
Güneş doğar tenimdem
Bakma sen bana
Görüldükçe kaybolurum
Ben deniz suyuyum
İçildikçe kuruturum
Alma gönlünü elimden
Ben senin gönülü sevdim
Çok önceden
Sen daha kendini bile bilmezken
Alma gönlünü elimden
Bırak biraz da ben seveyim
Gönül senin zaten
Her zaman seversin sen.
Ellerimden tuttu
Benim için üç kez yutkundu
Ve sustu.
Sıkkın duruyorsun, yasla başını istersen
Havadardır omzum
Hatta layığıyla seversen eğer
Güneş doğar tenimdem
Bakma sen bana
Görüldükçe kaybolurum
Ben deniz suyuyum
İçildikçe kuruturum
Alma gönlünü elimden
Ben senin gönülü sevdim
Çok önceden
Sen daha kendini bile bilmezken
Alma gönlünü elimden
Bırak biraz da ben seveyim
Gönül senin zaten
Her zaman seversin sen.
17 Aralık 2014 Çarşamba
Göre Göre Göreceli
Hızla ahlaksızlaşıyoruz. Ve bu hız o kadar fazla ki, ne kadar ahlaksızlaştığımızı bile hesaplayamıyoruz. Çünkü bir önceki evrede sahip olduğumuz ahlak seviyemizi belirlemeye vaktimiz kalmıyor. Bir seviye daha atlıyoruz.
Tebrikler Ahlaksızlık Seviyesinin 5 Metre Altındasınız!
Esas sorun ahlaksızlaşmak değil, esas sorun ahlaksızlaşmanın normalleşmesi ve ahlaksızlığın yeni ahlak kriteri haline gelmesi.
Ahlaksızlık diz boyu diyoruz, feryat figan etrafta koşturuyoruz lakin ahlak kavramını ne kadar biliyoruz?
Nedir Ahlak?
Kelimenin en dar anlamıyla; neyin doğru veya neyin yanlış sayıldığını (sayılması gerektiğini) bildiren, bununla ilgilenen kavram, olgu.
Herhangi birine doğru ve yalnış dediğinizde alacağınız en muhtemel cevap ''Neye göre, kime göre?'' olacaktır.
Evet, en temel sorun ve tabii ki soru bu; ''Neye göre, Kime göre?''
Eğer bir kişiye ahlaklı, ötekine ahlaksız diyorsanız muhakkak, ilk kişide gördüğünüz ve size göre olunması gereken insanın bir yada birkaç özelliğini ikinci kişide görememişsinizdir. Ve bu göremeyiş, görmek istemediğiniz şeyleri görmenize sebep olmuş ve sizi derin bir rahatsızlığın içine atmıştır. Ama bir davranışı sözsel veya eylemsel olumsuzlamak için kişisel bir rahatsızlıktan çok daha fazlası gerekir. Topluca rahatsız olmak gerekir. Siz ve sizin gibi düşünen/hisseden/yaşayan kişilerle beraber ortak olduğunuz bir rahatsızlıktır bu. Sözsel olumsuzlama için yeterli olan bu aşama, eylemsel olumsuzlama için halen yeterli motivasyonu sağlayamaz. Eylemsel olumsuzlama için sizin topluluğunuzdaki kişilerin birkaç tanesinde de bu rahatsız edici davranışların başlangıcını gözlemlemeye başlamanız gerekmektedir. Bu aşama da tamamlandıktan sonra, her türlü olumsuzlama artık size açıktır.
''Bu yaptığın yanlış!'' ibaresinin belirli dönüşleri olacağı kesindir ama ''Bu yaptığın bence yalnış!'' ibaresinin sadece bir adet dönüşü mevcuttur.
Eğer ahlak anlayışınızı kendinize dayandırıyorsanız, koskoca bir yalan paradoks içerisinde yaşıyorsunuzdur. Çünkü ahlak çok yüzeysel konularda kendi kendini idame edebilen bir varlık olsa da, daha derine inilmesi için yeterli olgunlağa ancak öğrenilmeyle ulaşabilir. Bu öğrenme için bir kaynağa ihtiyaç vardır ve şimdiden belli olduğu üzere bu kaynak da görecelidir.
Yani insanın ahlak anlayışı; kime göre ve neye göre bir kaynaktan alınan, kime göre ve neye göre bir sisteminin, kime göre ve neye göre uygulanıp, uygulanmamasıdır. Kime göre, neye göre tabii?
Tebrikler Şu Anda Ahlaksızlık Seviyesinin 25 Metre Altındasınız!
Bazı insanların doğruları o kadar yanlış, yanlışları da o kadar doğrudur ki; siz kendi yanlış ve doğrularınızdan şüphe etmeye başlarsınız. Sisteminize ve kendinize olan inancınızı yitirirsiniz. Ve o yanlışlar o kadar çok kez tekrarlanırlar ve doğrular o kadar çok kez ayıplanırlar ki, evveli görememiş insanlar yanlışı doğru, doğruyu yanlış sayıldığı görece normal bir yaşama adapte olurlar.
Evveli görmüş kişilerin, bu evveli bilmeyenler için yaptığı yegane şey ise söylenip, azarlamaktır. Muhteviyatı gereği her sert şeye tepkili olan insan, bu sertliğe de sertçe bir tepki vererek, ''esas''ı, ''gericilik''le suçlarlar.
Tozlanmış nöronların, örümcek ağı bağlamış beyin loblarının kontrol ettiği ağzılardan da ''bizim zamanımızda'' ile başlayan methiyeler dizilir di'li, dü'lü geçmiş yıllara.
İnsan hafızası eskiyi ve eksiği yüceltmeye, kalbi de olmayana odaklanma meyillidir.
Habil ile Kabil'den daha eskisi var mı tarihte? İlk cinayet o zaman işlenmemiş midir? Lut Kavminden daha mı eskidir gay barlar? Uhud'tan kaçan askerler mi yoksa şimdi ki apolitik nesil mi daha yaşlı?
Her çağın zalimi ve mazlumu vardır.
Eski senin kafanda güzel...
Tebrikler Şu An Ahlaksızlık Seviyesinin 500 Metre Altındasınız!
Her ileri neslin ahlaksızlığı bir önceki neslin ahlakını aktaramamasından kaynaklanır. Her önceki neslin ahlakını koruyamamak da ileri neslin egosundan kaynaklanır.
Tebrikler Şu An Ahlaksızlık Seviyesinin 1000 Metre Altındasınız!
Kime Göre, Neye Göre?
Hiçbir insan her bir insana eşit anlayışla yaklaşamaz. Hiçbir insan her bir insanın neler yaşadağını bilip ona göre çözüm üretemez. Hiçbir insan geçmişle gelecek arasındaki bağlantıyı kurup tüm bilinç ve vicdan seviyelerine ortak kullanabilecekleri bir sistem kuramaz. Kurabilemez.
O sebeptendir ki, eğer neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna karar verecek bir sistem aranıyorsa, bunu doğrunun ve yanlışın ölçüsünü VAR EDEN'den başka kim yapabilir ki?
Evet, ALLAH'a göre!
ALLAH'a göre doğru. ALLAH'a göre yanlış.
Bu doğru ve yanlışın en ince ayrıntısına kadar yazılı olduğu kitapda burada, yeryüzünde, elimizin altında, apaçık bir şekilde okunmayı bekliyor.
Seni bekliyor kardeşim. Okumanı bekliyor. Elindeki romanı iki dakika bırak, bu siteden çık ve en üst rafta duran o tozlanmış kitabı aç ve oku.
''Oku, Yaradan Rabbinin Adıyla.'' (Alak - 1 )
''İşte bu içinde hiçbir şüphe bulunmayan kitap, takva sahipleri için bir hidayet rehberidir.'' (Bakara - 2)
ALLAH ve de ALLAH işte bütün mesele bu!
Tebrikler Ahlaksızlık Seviyesinin 5 Metre Altındasınız!
Esas sorun ahlaksızlaşmak değil, esas sorun ahlaksızlaşmanın normalleşmesi ve ahlaksızlığın yeni ahlak kriteri haline gelmesi.
Ahlaksızlık diz boyu diyoruz, feryat figan etrafta koşturuyoruz lakin ahlak kavramını ne kadar biliyoruz?
Nedir Ahlak?
Kelimenin en dar anlamıyla; neyin doğru veya neyin yanlış sayıldığını (sayılması gerektiğini) bildiren, bununla ilgilenen kavram, olgu.
Herhangi birine doğru ve yalnış dediğinizde alacağınız en muhtemel cevap ''Neye göre, kime göre?'' olacaktır.
Evet, en temel sorun ve tabii ki soru bu; ''Neye göre, Kime göre?''
Eğer bir kişiye ahlaklı, ötekine ahlaksız diyorsanız muhakkak, ilk kişide gördüğünüz ve size göre olunması gereken insanın bir yada birkaç özelliğini ikinci kişide görememişsinizdir. Ve bu göremeyiş, görmek istemediğiniz şeyleri görmenize sebep olmuş ve sizi derin bir rahatsızlığın içine atmıştır. Ama bir davranışı sözsel veya eylemsel olumsuzlamak için kişisel bir rahatsızlıktan çok daha fazlası gerekir. Topluca rahatsız olmak gerekir. Siz ve sizin gibi düşünen/hisseden/yaşayan kişilerle beraber ortak olduğunuz bir rahatsızlıktır bu. Sözsel olumsuzlama için yeterli olan bu aşama, eylemsel olumsuzlama için halen yeterli motivasyonu sağlayamaz. Eylemsel olumsuzlama için sizin topluluğunuzdaki kişilerin birkaç tanesinde de bu rahatsız edici davranışların başlangıcını gözlemlemeye başlamanız gerekmektedir. Bu aşama da tamamlandıktan sonra, her türlü olumsuzlama artık size açıktır.
''Bu yaptığın yanlış!'' ibaresinin belirli dönüşleri olacağı kesindir ama ''Bu yaptığın bence yalnış!'' ibaresinin sadece bir adet dönüşü mevcuttur.
Eğer ahlak anlayışınızı kendinize dayandırıyorsanız, koskoca bir yalan paradoks içerisinde yaşıyorsunuzdur. Çünkü ahlak çok yüzeysel konularda kendi kendini idame edebilen bir varlık olsa da, daha derine inilmesi için yeterli olgunlağa ancak öğrenilmeyle ulaşabilir. Bu öğrenme için bir kaynağa ihtiyaç vardır ve şimdiden belli olduğu üzere bu kaynak da görecelidir.
Yani insanın ahlak anlayışı; kime göre ve neye göre bir kaynaktan alınan, kime göre ve neye göre bir sisteminin, kime göre ve neye göre uygulanıp, uygulanmamasıdır. Kime göre, neye göre tabii?
Tebrikler Şu Anda Ahlaksızlık Seviyesinin 25 Metre Altındasınız!
Bazı insanların doğruları o kadar yanlış, yanlışları da o kadar doğrudur ki; siz kendi yanlış ve doğrularınızdan şüphe etmeye başlarsınız. Sisteminize ve kendinize olan inancınızı yitirirsiniz. Ve o yanlışlar o kadar çok kez tekrarlanırlar ve doğrular o kadar çok kez ayıplanırlar ki, evveli görememiş insanlar yanlışı doğru, doğruyu yanlış sayıldığı görece normal bir yaşama adapte olurlar.
Evveli görmüş kişilerin, bu evveli bilmeyenler için yaptığı yegane şey ise söylenip, azarlamaktır. Muhteviyatı gereği her sert şeye tepkili olan insan, bu sertliğe de sertçe bir tepki vererek, ''esas''ı, ''gericilik''le suçlarlar.
Tozlanmış nöronların, örümcek ağı bağlamış beyin loblarının kontrol ettiği ağzılardan da ''bizim zamanımızda'' ile başlayan methiyeler dizilir di'li, dü'lü geçmiş yıllara.
İnsan hafızası eskiyi ve eksiği yüceltmeye, kalbi de olmayana odaklanma meyillidir.
Habil ile Kabil'den daha eskisi var mı tarihte? İlk cinayet o zaman işlenmemiş midir? Lut Kavminden daha mı eskidir gay barlar? Uhud'tan kaçan askerler mi yoksa şimdi ki apolitik nesil mi daha yaşlı?
Her çağın zalimi ve mazlumu vardır.
Eski senin kafanda güzel...
Tebrikler Şu An Ahlaksızlık Seviyesinin 500 Metre Altındasınız!
Her ileri neslin ahlaksızlığı bir önceki neslin ahlakını aktaramamasından kaynaklanır. Her önceki neslin ahlakını koruyamamak da ileri neslin egosundan kaynaklanır.
Tebrikler Şu An Ahlaksızlık Seviyesinin 1000 Metre Altındasınız!
Kime Göre, Neye Göre?
Hiçbir insan her bir insana eşit anlayışla yaklaşamaz. Hiçbir insan her bir insanın neler yaşadağını bilip ona göre çözüm üretemez. Hiçbir insan geçmişle gelecek arasındaki bağlantıyı kurup tüm bilinç ve vicdan seviyelerine ortak kullanabilecekleri bir sistem kuramaz. Kurabilemez.
O sebeptendir ki, eğer neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna karar verecek bir sistem aranıyorsa, bunu doğrunun ve yanlışın ölçüsünü VAR EDEN'den başka kim yapabilir ki?
Evet, ALLAH'a göre!
ALLAH'a göre doğru. ALLAH'a göre yanlış.
Bu doğru ve yanlışın en ince ayrıntısına kadar yazılı olduğu kitapda burada, yeryüzünde, elimizin altında, apaçık bir şekilde okunmayı bekliyor.
Seni bekliyor kardeşim. Okumanı bekliyor. Elindeki romanı iki dakika bırak, bu siteden çık ve en üst rafta duran o tozlanmış kitabı aç ve oku.
''Oku, Yaradan Rabbinin Adıyla.'' (Alak - 1 )
''İşte bu içinde hiçbir şüphe bulunmayan kitap, takva sahipleri için bir hidayet rehberidir.'' (Bakara - 2)
ALLAH ve de ALLAH işte bütün mesele bu!
6 Ekim 2014 Pazartesi
TEHLİKELİ BİR YAZI
Aşağıdaki yazı, bazı kişiler için rahatsız edici olabilir!
Bir çok tarikat/zaviye/tekkelerin savunduğu fakirciliği savunmuyor ve aksine olabildiğince ''bir lokma bir hırka'' ilkesine karşı olduğumu söylemek istiyorum. İslam sistemi toplumcudur. Bireyselliğin en aza indirgendiği bir sosyal yapıyı oluşturmak ister. Bunun için de toplumun her ferdine, diğer fertler için sorumluluk yükler. Bu sorumlulukları da bir ceza-ödül sistemi içerisine yerleştirir. Sadece toplum içi sorumluluklarla da yetinmeyip, toplumlar arası hatta türler arası bir sorumluluk sistemi ortaya koyarak; her canlının her canlı için önemi ve olmazsa olmazlığına dikkat çeker. Bu sebepten İslam, toplumdan soyutlanmayı ve topluma maddi katkı sağlayabilecek bir durumda olan bireyin, bunu yapmamayı seçmesi ile toplum yükünü arttırmasını kesinlikte mazur görmemektedir.
''İslam'' kelimesi, ''s-l-m'' harf kökünden gelir. Bu harf kökünden ''selam'' ve ''esleme'' kelimeli türer. Selam; esenlik, güvenlik manalarını taşıyan bir kelimedir. Esleme; teslimiyet demektir. Mantıki olarak, bir kişi sadece tamamen güvende hissedeceği bir şeye kendini teslim eder. Güvenliğinden eminlik lazım gelir - ki; ''İman'' kelimesi de ''emn'' kökünden gelir ve manası; güvenmek demektir - . Yani İslam; ''Teslimiyet'' demektir. Müslüman ise ''Teslim Olan'' anlamına gelir. Teslim olunan; Allah ve Allah'ın yarattığı sistemdir. Allah'a iman; Allah'a güvendir.
Kendine Müslüman diyen herkes Allah'a güvendiğini söyler.
Peki gerçekten ne kadar güveniyoruz Allah'a?
Bu soru çoğu kimse için rahatsız edici ve gereksiz bir soru olarak algınanacaktır. Ama gerçekten kendini sorgulamak isteyen ve yüzeysel düşünce ile yetinmekten bıkmış olanlar için sarsıcı bir yolculuğun başlangıcı olacaktır.
Bir müslüman diğer hiçbir varlık için yapmayacağı davranışları Allah için yapar. Zamanını, malını, sağlığını Allah yolunda harcar. O kadar ki, canını bile Allah yolunda seve seve verebilir. Çünkü, bütün bu sahip olduğu şeyleri veren zaten Allah'tır. Yaptığı bir fedakarlık değil, ürünü asıl sahibine geri vermektir. Yani bir müslüman bilir ki, sahip olduğu hiçbir şey kendisinin değil, Allah'ın bir lütfudur. Ve Allah bu lütuf için onu sınayacaktır.
Bazı insanlar için fakirlik en zor imtihan olarak algılanır. Ama zengilik çok daha çetin bir imtihandır.
Fakirlikte yapılabilecek şeyler bellidir; ''Sabır ve Sebat''. Allah'ın verdikleriyle yetinmek, daha fazlası için çalışmak ve başarısızlıklar için sabretmek gerekir. Ayrıca fakirin toplumsal sorumlulukları daha azdır.
Diğer yandan zenginlikte hem toplumsal sorumluluklar artar hem de imtihanlar ağırlaşır.
Günahlar pahalıdır. Cehennem'e gitmek için epey bir para harcamak gerekir. Zenginin imkanları geniştir. Refah seviyesi yüksek olduğundan kendi ile daha fazla vakit geçirebilir. Kendi ile vakit geçirdikçe, arzularına boyun eğme riski artar.
Zengin bir müslüman, hem ahiretini hem de bu dünyasını garantilemiş hissiyatını taşır. Bu duygu bazılarında az, bazılarında ise çok vardır. Bazı zengin müslümanlar bu hissiyatın kölesi olurlar ve çevrelerine bu yeni kimlikleriyle hitap eder, öyle davranırlar.
İnsanlardaki, ''para değiştirir'' algısı yanlıştır. İnsanlar para ile değişmezler, sadece para ile kendileri olabilme imkanı buluırlar. Parasız kişi, toplum tarafından kabul görmek için kendi olmaktan vazgeçmiş halde yaşamaktadır. Çünkü topluma kendini kabul ettirecek bir gücü yoktur. Kendinden daha güçlü olan toplumun ve yakın çevresinin kurallarına göre yaşar. Bu kişi topluma ve yakın çevresine olan bağımlılığını kesecek bir maddi olanağı bulduğu anda maskesinde sıyrılıp, kendi olur. Çevresi ise gerçek kişiliğini o maske sandığın için, kişinin değiştiği varsayımını yapar. Asılında kişi değişmemiş, kendisi olmuştur. Yani para insanı değiştirmez, aksine para insanı kendisi yapar.
Çünkü kendin olmabilmek büyük bir güç ister.
Allah'ın kendisine dünyada ve ahirette destek verdiğini hisseden bir kişi ister istemez bir üstünlük duygusunun içine düşer. Bu üstünlük duygusu bir imtihandır. Bu imtihanı veremeyenler, kibir ehli olurlar.
Kibir, insanın kendine söyleyebileceği yalanların en kötüsüdür. Göz ile görülemeyecek kadar minik bir varlık insanın tüm yetenekelerini işlevsiz hale getirebilir ve onun varlığını anında bitirebilir. Kendi bedeninin en temel motorsal işlevini (oksijen tüketimini) bile kendisi kontol edemeyen bir varlığın, kendini diğer varlıklardan üstün görme çabası olsa olsa gülünçtür.
Böyle bir kibir, kendine ''teslim olan'' demeyen bir zengin için rahatsız edici görünmeyebilir fakat bu kendine ''ben inanalardanım'' diyen bir insan için kabul edilebilecek bir davranış değildir. Çünkü o kişi hem tüm sahip olduklarım Allah'ındır deyip hem de sahip olduklarım için size hükmetme hakkına sahibim demektedir.
Bu kişiler toplum için zararlıdır. Çünkü kibir vicdanlarını ele geçirmiştir. Kendilerinde hükmetme saplantısı geliştirmişlerdir. Bu hükmekte saplantısı da doğru ile yanlışı kendi menfaatleri yönünde tanımlama eğilimi doğrur. Ve bu menfaat işlemi sonunda adaleti bağlar ve özgürlüğü yok eder.
Bu kişilerin ''dindar'' kimliklerinin ön plan olmasıyla da toplumdaki din algısı sarsılır. Çünkü bu kişiler daha fazla güç sahibi olmak için ''Allah'ın adını ve sistemini'' kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaya başlarlar. Doğru din bozulur ve manasızlaşır. Dinden kala kala bazı sembollerler kalır ve bu semboller taşıdığı manadan daha değerli bir hal alır. Böylece insanın varoluş sorunlarına cevap olarak bulduğu din, ona huzur vermez. Ve insan Yaratıcısının sisteminde huzur bulamadığını fark ettiğinde işler çok kötü bir hal alır.
Bu sebepten İslam'da sömürüye dayalı bir zengilik sistemi yoktur. Çünkü bu sistem toplumları böler ve kolay yutulabilecek lokmalar haline getirir.
Eğer kendine ''müslüman'' diyen bir kişi, faiz ve kapitalist sistem ile zengin olmuşsa; insanlara kul olmak için yeni tanrılar icat etmiş demektir. Çünkü faiz ve kapitalizm köleleştirir. İnsanın zamanını, malını, sağlığını ve hatta canını kendi için harcatır. Onun evet dediğine evet, hayır dediğini hayır demek zorunda bırakır.
Düşün bakalım Ey Müslüman, birine kul olmak bundan başka ne anlama gelir...
1 Ekim 2014 Çarşamba
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
Koşuşturuyoruz. Bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Oradan oraya. Bölünüyoruz. Durmadan dinlenmeden…
Konuşuyoruz. Birilerine bir şeyler yetiştiriyoruz. Ondan ona. Bölüyoruz. Durmadan dinlemeden…
Şüpheleniyoruz.
Şikayet ediyoruz.
Şartlanıyoruz.
Ama ve Keşke'lerden koca koca binalar yapıp içinde hayaller kuruyoruz.
Doğru söyleni dışlıyor, yalan söyleyeni kucaklıyoruz.
Bin yalanı, bir yılana tercih ediyoruz.
Tek bir lekeyi temizlemek zor diye tüm kalbimizi çamura gömüyoruz.
Sertleştikçe sertleşiyoruz.
Sert çabuk kırılır; en dayanıklı olan esnek olandır.
Unutuyoruz.
Unutturuyoruz.
Sahip olduklarımızı beğenmiyor, sahip olmadıklarımızı istiyoruz.
Bizim olmayanlarla övünüyor, bizim olandan utanıyoruz.
Tüm hatalarımızı bilmemize rağmen ısrarla devam ediyoruz.
Bilmek ile Bilmek arasındaki farkı hep görmezden geliyoruz.
Çıkarlarımızı asla ortaya çıkarmıyoruz.
Şimdi hiç bu yazıyı okumamış ve ne denildiğini anlamamış gibi hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
İyi Uykular...
29 Ağustos 2014 Cuma
HÜSN-İ TA'LİL
İyiliği Sonsuz, İkramı Bol Allah'ın Adıyla…
Gel kardeşim, ilk önce şu yalan yükünden kurtulalım.
Merak etme, korkma, çekinme.
Şu an seni senden başka bilen yok.
Seni senden başka bilen bir yaratılmış veya yaratılacak yok.
Senin kalbinin anahtarı sadece senin elinde. İçinde ne olduğunu bilen sensin.
Bazılarına kapı deliğinden baktırırsın lakin onlar da ancak senin görmelerini istediğin şeyleri görürler.
Bu sebepten ben ve dahi sen gerçekten ne halt olduğumuzu biliyoruz. Kulaklara işittirdiğimizin, gözlere gösterdiğimizin çoğunun bahane olduğunu da gayet iyi biliyoruz.
Korkma, çekinme, alınma…
Bu sır, sen, ben; seni ve beni var eden arasında. Ve Alemlere Rahmet olarak inmiş bir kitapta.
Evet, bir kitapta senden bahsediliyor.
Hani hep deriz ya, ''hayatım roman olur'' diye.
Ne romanı!!! Gel kardeşim, gel. Hayatın Alemlere Rahmet olmuş. Doğru yolu bulmak isteyenlere örnek olmuş.
Kardeşim, sen başkalarının hikayelerini okuyarak kendini anlamaya çabalarken; Bin yıldır insanlar seni okuyarak kendilerine yön belirliyorlar.
Eyvah ki eyvah! Acaba iyiye mi, kötüye mi?
Eyvah ki eyvah!
Gel kardeşim, şunu tatlıya bağlayayım.
Bu hikaye buraya kadar böyle gelmiş olsun, yeter ki sonu güzel olsun.
Esenlik, Güvenlik ve Allah'ın İkramı Üzerinize Olsun.
Gel kardeşim, ilk önce şu yalan yükünden kurtulalım.
Merak etme, korkma, çekinme.
Şu an seni senden başka bilen yok.
Seni senden başka bilen bir yaratılmış veya yaratılacak yok.
Senin kalbinin anahtarı sadece senin elinde. İçinde ne olduğunu bilen sensin.
Bazılarına kapı deliğinden baktırırsın lakin onlar da ancak senin görmelerini istediğin şeyleri görürler.
Bu sebepten ben ve dahi sen gerçekten ne halt olduğumuzu biliyoruz. Kulaklara işittirdiğimizin, gözlere gösterdiğimizin çoğunun bahane olduğunu da gayet iyi biliyoruz.
Korkma, çekinme, alınma…
Bu sır, sen, ben; seni ve beni var eden arasında. Ve Alemlere Rahmet olarak inmiş bir kitapta.
Evet, bir kitapta senden bahsediliyor.
Hani hep deriz ya, ''hayatım roman olur'' diye.
Ne romanı!!! Gel kardeşim, gel. Hayatın Alemlere Rahmet olmuş. Doğru yolu bulmak isteyenlere örnek olmuş.
Kardeşim, sen başkalarının hikayelerini okuyarak kendini anlamaya çabalarken; Bin yıldır insanlar seni okuyarak kendilerine yön belirliyorlar.
Eyvah ki eyvah! Acaba iyiye mi, kötüye mi?
Eyvah ki eyvah!
Gel kardeşim, şunu tatlıya bağlayayım.
Bu hikaye buraya kadar böyle gelmiş olsun, yeter ki sonu güzel olsun.
Esenlik, Güvenlik ve Allah'ın İkramı Üzerinize Olsun.
14 Ağustos 2014 Perşembe
FERASET
''Ayrıntılara bakarak bir görüş, tahmin ve kavrayışla doğruyu yakalamak.'' '' Anlayış.'' ''Sezgi.'' ''Zeka.''
Ne işe yarar bu özellik?
Olayların sadece görünen kısmına odaklanıp kalmamaya, olayları meydana getiren alt olayları da incelemeye yarar.
Herkeste mevcut mudur?
Az veya çok zekaya sahip olan herkeste, zekasının kapasitesine; az veya çok imana sahip olanın da imanının kapasitesine göre mevcuttur.
Zeka ve İman mı? Akıl ile İnancın ne alakası var?
Bir müslüman inancını belirtirken ''eşhedü'' kelimesini kullanır. ''Şahidim.'' demektir. Bir kişinin şahit olabilmesi için, şahitlik ettiği şeyi görmesi gerekmektedir. Aksi halde şahit yani gören olmaz sadece duyum alan olmuş olur. Cümlenin devamı şöyledir; '' Şahidim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. '' Şahitlik sadece görmekle olduğuna göre, böyle güçlü bir iddiada bulunan bir şahsın da iddia ettiği şeyi görmesi gerekmektedir. Peki Allah'ı göz ile görülebilmek mümkün değilken, nasıl olur da bir kişi onu gördüğünü iddia edebilir?
''Senin sonunu iyi görmüyorum.'' cümlesini söyleyen bir kişi, söylediği kişinin geleceğini gözleriyle gördüğü için bunu söylemez. Bu cümleyi kurmasının sebebi, karşısındaki kişinin hal ve hareketlerinin eğer böyle gidecek olursa, ondan önce de böyle yapan insanların sonu gibi olacağı görüsüdür. Bu görü, göz ile görülmüş bilgilerle kazanılmış ve sonradan akıl ile görüye dönüşerek, nasihat olmuştur.
Demek ki görmek iki türlüdür. Biri göz ile görmek, diğeri akıl ile görmek. Ve bu iki görüşte kesinlikle birbirlerine bağlıdır. Örneğin , siz ateşin yakıcılığını göz ile görmeden onun nasıl bir şey olduğunu kavrayamazsınız. Bir kere gözünüz ile gördükten sonra da artık kesin olarak ateşin yakıcı bir varlık olduğuna kanaat getirirsiniz. Ve bir kere bu kanaati getirdiniz mi, artık ateşe daha dikkatli yaklaşırsınız.
İnsan doğduğu andan itibaren dünyayı gözlemlemeye ve gördüklerini anlamlandırmaya çalışılır. Her gözlemi onun, dünyanın işleyişi ve kanunlarıyla ilgili yeni bir bilgi edinmesi sağlar. Bu bilgiyi sağlamlaştırmak için ufak tefek denemeler yapar ve bu denemeler sonucu bazı olayların kendi kontrolünün dışında başladığını, geliştiğini, bazı olayları da ne yaparsa yapsın engelleyemediğini keşfeder. Bu keşif kendisinden daha büyük bir gücün varlığına işaret etmektedir. İşte insan bu ilk keşiften ergenlik çağına kadar o büyük gücün ne olduğunu arar. Ergenlik çağına geldiğinde kişi kesin olarak şunu kabul eder, gözüyle görebildiği her şeyi yaratan bir yaratıcı vardır ve bu yaratıcı bir tanedir. Aksi halde bu düzen bu kadar uyumlu bir şekilde işlemez.
Yani her insan gözüyle gördüğü bilgileri, akıl gözüyle işleyip inanç konusunda kesin kararını verir ve şöyle der; ''Ben gördüm ki Allah'tan başka ilah yoktur.''
Peki bir yaratıcı olduğuna inanmayanlara ne olacak?
Allah'a inanmadığını söyleyen vardır ama Allah'ın varlığını kabul etmeyen yoktur. Herkes bilir ama bazılarının işine gelmez. Ne zaman ki işine gelmemesi işine gelmez o zaman dillerinden başka kelime dökülmez.
Not : Düşen bir uçakta, batan bir gemide ateist yoktur.
(I)
Ne işe yarar bu özellik?
Olayların sadece görünen kısmına odaklanıp kalmamaya, olayları meydana getiren alt olayları da incelemeye yarar.
Herkeste mevcut mudur?
Az veya çok zekaya sahip olan herkeste, zekasının kapasitesine; az veya çok imana sahip olanın da imanının kapasitesine göre mevcuttur.
Zeka ve İman mı? Akıl ile İnancın ne alakası var?
Bir müslüman inancını belirtirken ''eşhedü'' kelimesini kullanır. ''Şahidim.'' demektir. Bir kişinin şahit olabilmesi için, şahitlik ettiği şeyi görmesi gerekmektedir. Aksi halde şahit yani gören olmaz sadece duyum alan olmuş olur. Cümlenin devamı şöyledir; '' Şahidim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. '' Şahitlik sadece görmekle olduğuna göre, böyle güçlü bir iddiada bulunan bir şahsın da iddia ettiği şeyi görmesi gerekmektedir. Peki Allah'ı göz ile görülebilmek mümkün değilken, nasıl olur da bir kişi onu gördüğünü iddia edebilir?
''Senin sonunu iyi görmüyorum.'' cümlesini söyleyen bir kişi, söylediği kişinin geleceğini gözleriyle gördüğü için bunu söylemez. Bu cümleyi kurmasının sebebi, karşısındaki kişinin hal ve hareketlerinin eğer böyle gidecek olursa, ondan önce de böyle yapan insanların sonu gibi olacağı görüsüdür. Bu görü, göz ile görülmüş bilgilerle kazanılmış ve sonradan akıl ile görüye dönüşerek, nasihat olmuştur.
Demek ki görmek iki türlüdür. Biri göz ile görmek, diğeri akıl ile görmek. Ve bu iki görüşte kesinlikle birbirlerine bağlıdır. Örneğin , siz ateşin yakıcılığını göz ile görmeden onun nasıl bir şey olduğunu kavrayamazsınız. Bir kere gözünüz ile gördükten sonra da artık kesin olarak ateşin yakıcı bir varlık olduğuna kanaat getirirsiniz. Ve bir kere bu kanaati getirdiniz mi, artık ateşe daha dikkatli yaklaşırsınız.
İnsan doğduğu andan itibaren dünyayı gözlemlemeye ve gördüklerini anlamlandırmaya çalışılır. Her gözlemi onun, dünyanın işleyişi ve kanunlarıyla ilgili yeni bir bilgi edinmesi sağlar. Bu bilgiyi sağlamlaştırmak için ufak tefek denemeler yapar ve bu denemeler sonucu bazı olayların kendi kontrolünün dışında başladığını, geliştiğini, bazı olayları da ne yaparsa yapsın engelleyemediğini keşfeder. Bu keşif kendisinden daha büyük bir gücün varlığına işaret etmektedir. İşte insan bu ilk keşiften ergenlik çağına kadar o büyük gücün ne olduğunu arar. Ergenlik çağına geldiğinde kişi kesin olarak şunu kabul eder, gözüyle görebildiği her şeyi yaratan bir yaratıcı vardır ve bu yaratıcı bir tanedir. Aksi halde bu düzen bu kadar uyumlu bir şekilde işlemez.
Yani her insan gözüyle gördüğü bilgileri, akıl gözüyle işleyip inanç konusunda kesin kararını verir ve şöyle der; ''Ben gördüm ki Allah'tan başka ilah yoktur.''
Peki bir yaratıcı olduğuna inanmayanlara ne olacak?
Allah'a inanmadığını söyleyen vardır ama Allah'ın varlığını kabul etmeyen yoktur. Herkes bilir ama bazılarının işine gelmez. Ne zaman ki işine gelmemesi işine gelmez o zaman dillerinden başka kelime dökülmez.
Not : Düşen bir uçakta, batan bir gemide ateist yoktur.
(I)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)