''Adalet Cennet, Cehennem gibi ilahi bir kavram. Nasıl Cennet'i sağlayamıyor, bilemiyor ve ''Cennet gibi'' diyorsak, nasıl Cehennem'i sağlayamıyor, bilemiyor ve ''Cehennem gibi'' diyorsak, Adalet'i de tam olarak sağlayamıyor ve bilemiyoruz. Ama onun için hiçbir zaman ''Adalet gibi'' kavramını kullanmadık. Adaleti kendi elimizle sağlayamadığımızı ve onu layığıyla kavramayadığımız gerçeğini kabul edemediğimizden mi yoksa sadece bencil varlıklar olduğumuzu kabul edemeyişimizden mi kaynaklanıyor bilmiyorum ama tek bir şey kesin ki, şu anda 'Adalet' diye tabir ettiğimiz şey hiç de adil değil. ''Adil gibi''. İnancınızı bilmiyorum, zerre kadar da umrumda değil ama Adalet'i onu Yaratan'dan başka kimse tam anlamıyla gerçekleştiremez. Adalet'i biz yaratmadık, onu sadece anlamaya çalıştık ve sonuç ortada.''
Bu ön bilgilendirmeyi yapmak zorundaydım. Çünkü şu zamana kadar okuduklarınız hoşunuza gitmediyse bundan sonrakiler sizi iyice rahatsız edecektir.
Bunu temin ederim...
Adaletsizliğin bir sürü yüzü var. Bir çoğu herkesi rahatsız eder ve tepki yaratır. Ama bazı yüzleri vardır ki bunlar çok tanıdıklardır ve kendilerine fedakarlık kisvesi altında yüzyıllardır yaşama hakkı tanınmıştır. O kadar bizden olmuşlardır ki, meşrulaşmış ve onun yapmamak ayıp sayılmış, tepki uyandırmıştır. Ama ben bu yazıda sadece bir tanesinin maskesini sökeceğim ve onu size tüm çıplaklığıyla göstereceğim.
Türk Dili Grameri'nde ''Ettirgen Fiil'' diye bir çekim vardır. Geçişli fiillere -t, -tir eki getirilerek, fiili ''işi başkasına yaptırma'' anlamına çevirir.
Örneğin ; ''Aykut Bey, gömleklerini her zaman kızına ütületir.''
Bir Örnek daha vereyim;
''Ben okumadım, evladım okusun.''
Evet yukarıdaki cümle gramer olarak ettirgen fiile uymuyor ama mana olarak birebir uyum içerisindedir. Çünkü yapmadığı bir işi başkasına yaptırma durumu var. Anlayamadınız mı? Biraz daha sabredin, Allah sabredenleri sever....
Bir erkek ve kadın ebeveyn (anne-baba) olduklarında bir çeşit psikolojik evrim geçirirler. Düşünceleri, hayata bakışı, değerleri, yargıları değişir ve genellikle çocuk odaklı olur. Burada bir problem yok, bence zaten olması gereken de bu. Yalnız sorun şurada; değişim çocuk odaklı oluyor da, hangi çocuk bu odağa alınan?
Hakkında hiçbir fikre sahip olmadığımız, başlı başına bir birey olan yeni doğan mı?
Anne - Babanın kafasında yıllarca kurduğu, kurguladığı ''çocuğum olursa...'' ile başlayan cümlelerin gizli öznesi olan o hayali çocuk mu?
Yoksa Anne - Babanın yaşayamadığı kendi çocukluğundaki o mahrum çocuk mu?
''Benim çocuğum Doktor olacak. Benim çocuğum Başbakan olacak. Benim çocuğum Mühendis olacak. Benim çocuğum Profesör olacak. Benim çocuğum ben neysem o olacak. Benim çocuğum şu takımlı olacak. Benim çocuğum şu partili olacak.''
Bunca yıllık hayatımda bu söz kalıbının türlü türlü halini işittim lakin şunu hiçbir zaman duymadım.
''Benim çocuğum MUTLU olacak.''
Peki neden? Bunun nedeni mutluluğun genel algıdaki formülünde yatıyor.
MAAŞ+PRİM+YOL+YEMEK+SİGORTA = MUTLULUK
Tam bu esnada, bu söylemlere karşı yapılan en yaygın karşı çıkışı dile getirmek gerek.
''Ben çocuğunum iyiliğini istiyorum. İstiyorum ki, kimseye muhtaç olamadan yaşasın. Ben rahat bir hayat yaşamadım, istiyorum ki o yaşasın, istiyorum ki o rahat etsin. Kötü bir şey mi istiyorum?''
Şimdi....
Burada problem istenende değil isteyende. Sen istiyorsun bu bir! Senin algına göre istiyorsun bu iki!! Senin isteyip de elde edemediğin şeyleri istiyorsun bu da üç!!!
İşte bahsettiğim kendine fedakarlık süsü veren adaletsizlik maskesi bu ;
''Bir kişinin kendisinin yap(a)madığı bir şeyi başkasından istemesi.'' Bu adil değil. Ayrıca mantıklı da değil.
Neden mi? Çünkü, sen bir mutluluk kıstası(ölçütü) belirlemişsin kendine ve bunu başarmak istemişsin ama yapamamışsın. Yani başarısız olmuşsun. Bu da demek oluyor ki, sen o başarıya nasıl ulaşılır bilmiyorsun. Ayrıca o başarıya ulaşsaydın eğer gerçekten mutlu olup olmayacağını da bilmiyorsun. Yani önünden bir yol var ne nasıl gidilir biliyorsun ne de o yolun sonunun nereye çıkacağından eminsin. Ama buna rağmen, canından bir parça, canından bile kıymetli olduğunu iddia ettiğin varlığı gözü kapalı bu bilinmezliğin içine atabiliyorsun.
Allah aşkına söyleyin bana, bunun neresi Adalet, bunun neresi fedakarlık???
Bu mantık(!) yüzünden çocuklar kendi isteklerini değil ebeveynlerinin fantezilerini yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Bu da mutsuz bireylere, mutsuz nesillere, mutsuz bir dünyaya sebep oluyor.
Söz, dilde ne derece fedakarca dursa da, iş pratikte hiç de öyle olmuyor...
Bir çocuk var, ''Oyuncu'' olmak istiyor. Ama ailesi ''böyle boş işlerle uğraşma'' diyerek ket vuruyor önüne. Ama yine aynı aile, akşamları hep birlikte televizyonunun önüne geçip dizi izleyip ''boş işler yapan kişileri'' seyrediyor, onlar hakkında konuşuyor. O ''boş işler yapan kişileri' hayatının vazgeçilmez bir parçası haline getiriyor.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!
Ve O, engel oldukları çocuk yetenekli, çalışkan ve ahlaklı. Dünyanın böyle sanatçılara ihtiyacı var. Çünkü çok nadir hem ahlaklı hem çalışkan hem de yetenekli sanatçı bulmak. Onu baş tacı edeceklerine, ona ''soytarılık yapma!'' diyorlar.
Burada yine karşı görüşe yer vermek istiyorum. Evet işte bu sebepten istemiyorlar. Ahlaki çöküntü yaşamalarından korkuyorlar. Bunu anlayışla karşılıyorum.
Ama bunun en büyük müsebbibi de yine sizsiniz. Bir kişinin ahlaki çöküntü yaşamasının sebebi, onun temel ahlak eğitimini iyi alamamasından kaynaklanır. Demek ki siz, çocuğunuza hiçkimsenin çöktüremeyeceği bir ahlak eğitimi verememişsiniz.
'' Hayır, biz eğittik ama çevresi etkiler onu. ''
Hayır kardeşim! Hayır! Sen hem kendini hem de çocuğunu öyle bir yetiştirirsin ki, değil üç-beş kötülük, dünya karşısına çıksa değişmez! Hayal mi bu? Uydurma mı?
Peki o zaman sırf kendi inançları uğruna dünyayı karşısına alan insanlar ne olacak? Onlar da mı uydurma, onlar da mı hayal? Onlar bulutların üstünde mi yetişti? Onları melekler mi büyüttü? O insanlar inandıkları doğrular uğruna kendi canlarından bile vazgeçebilecek kadar bağlıydılar ahlaklarına.
Eğer bir ağacın kötü yeterince derinde ve sağlam olursa, bırakın kendisinin devrilmesini, tutunduğu toprağın bile çökmesine engel olur.
Neden ağaçlar erezyona engel oluyor sanıyorsunuz?
Öyle bir evlat yetiştirirsiniz ki, yetiştiği vatanın ahlaki erezyonuna bile engel olur.
O sanatçı olmak isteyen çocuk; Belki o çocuk bu ülkenin yetiştirdiği en iyi sanatçı olacak ve yepyeni bir akım geliştirerek sanata bakış açısını kökten değiştirecek. Bir film yazacak, bir tiyatro sergileyecek, bir resim çizecek ve binlerce kişinin İslam'la, doğru dinle tanışmasını sağlayacak.
''Çağrı'' filmini izleyip ağladığında, içinden geçirdiğinde; ''Biz neden böyle bir şeyler çekemiyoruz?'' diye. Ya da Hz. Musa veya Hz. İsa'yı anlatan filmleri izlediğinde ''bunlar Kur'ani değil, neden gerçekleri anlatan bir şey yapılmıyor?'' dediğinde, o çocuk sana dönüp de; ''Bana izin mi verdin ki, çekeyim, bana destek mi oldun ki yapayım.'' dediğinde senin cevabın ne olacak?
Sadece söz, söz, söz...
Bunun vebali ağır olur.
Ben size çocuklarınızı salın çayıra dilediklerini yapsınlar demiyorum.
Ben size çocuklarınıza ahlakı en iyi şekilde öğretin bırakın onu hangi yoldan tebliğ etmek istediklerine kendileri karar versin diyorum.
Ben size ilk önce ''GERÇEK MUTLULUĞU'' siz öğrenin, sonra çocuklarınıza bunun yollarını anlatın, bu mutluluğun nasıl olduğunu kendi hayatınızla göstererek, yaşayarak anlatın ve bırakın onlarda sizin açtığınız bu yolu daha da ileri taşısınlar diyorum.
Ben size bırakın çocuklar kendi GERÇEK MUTLULUĞUNU kendileri bulsun diyorum.
Ben size bu kutlu hayat yolunda çocuklarınızın önündeki korkuluk değil, yoldan saplamalarını engelleyecek güvenlik bariyeri olun diyorum.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder