15 Ağustos 2019 Perşembe

DİNÎ OLMAK YADA OLMAMAK... İŞTE BÜTÜN MES'ELE BU!

Selamun Aleyküm ve Rahmetullah...

Allah'ın izni ve iradesiyle buraya gelmiş ve bu yazısı okumaya mazhar olmuş kimseler, merhaba.

Meşhur tragedya yazarı Shakespeare'in Hamlet namıyla bilinen oyununda geçen, konuyla uzaktan dahi bir alakası bulunmayanların bile bildiği bir ifade vardır;

"To be or not to be - that is the question..."

mealen

"Olmak yada olmamak; işte bütün mesele bu..."

Yazımın başlığını bu ifadeden iktibas ettiğim için, bunu belirtme zaruriyetini hissettim.

Belirttim ve o hissim geçti...

O zaman, başlıyorum...

Evvela mukaddime misali şu hususu ele almakta fayda görüyorum ki, yazımın muhteviyatı daha sahih şekilde fehmedilebilsin.

Lisan ve ifade için seçilen kelimelerin önemi kahır ekseriyet için malumdur lakin bunun pratik karşılığı çokça zaman gözden ve dahi gönülden kaçabilmektedir.

Arslan ve Eşek netice itibariyle hayvan olmalarına karşılık, bir insana söylendiğinde farklı tepkiler doğurması içten bile değildir. Bunun sebebi, hayvan olma konusunda ikisinin de aynı olmasına mukabil mecaz manada farklı olmalarıdır. Bu farklılık, birinin -arslanın- hakimiyet ve salahiyeti temsil etmesi, ötekinin - eşeğin- ise acizlik ve zafiyeti akla getirmesinden kaynaklanıyor. Yani aslında sadece bir hayvan türünü ifade için kullanılan bir kelime, insanın zihninde farklı bir şekilde tezahür edebiliyor.

Don ve kilot kelimeleri aynı nesneyi ifade etmek için kullanılan iki farklı kelimedir. Bir kişi don dediği zaman da, kilot dediği zaman da iç çamaşırı kastetmektedir. Fakat, ekseri "don" kelimesi kaba, argo, bedevi nisbette algılanırken, "kilot" kelimesi nazik, düzgün ve medeni bir şekilde algılanır.  Ya da bunun tersi de geçerlidir.

-ki şahsen ben de aynı düşünce içerisindeyim, "don" kelimesinden hazzetmem!-

İşaret edilen nesne değişmese bile bu kelimeden birini seçme ile algı değişebilmektedir.

Ezcümle, bundan 100 sene önce "Hatun" kelimesi kullanılırken, daha sonraları "Bayan" kelimesi kullanılmaya başlanılmış ve bu kelime  umumileşince "Hatun" kelime iğreti durmaya başlamıştır. Şimdilerde ise "Bayan" kelimesi iğreti durmaya başlayarak, "Kadın" kelimesi tercih edilir hale gelmiştir. Bunun şu veya bu sebepleri olabilir lakin netice itibariyle Hatun, Bayan, Kadın aynı şeyi ifade etmek için kullanılan, kötü bir manası olmayan, zaman içerisinde toplum algısına göre anlamlandırılan kelimelerdir.

Zikredilen örnekler şunun için verilmiştir; bir kelimeyi seçmemiz ihtiyari veyahut gayri ihtiyari olsun, bu bizim zihniyetimizi ve nokta-i nazarımızı ortaya koyan, ele veren bir husustur.

Bu açıdan hareketle bir durumu, bilmeyenler için zuhura getirmek, bilenler için tekrar etmek, umursamayanlar için zırvalamak, umursayanlara da ikaz için izah etmek istiyorum.

Takriben 50 ila 60 senedir mütemadiyen kullanılan "dini" ( maalesef klavyemde "Î"  harfinin küçük hali bulunmamakta, o sebepten ismin -i halini yani belirtme halini değil şapkalı -i harfini yani ilişik, alakalı, ilgili manasını ifade ediyorum. Sizden bunu gözden kaçırmamanızı rica ediyorum.) kelimesini ve bu kelimenin bilhassa müslümanların dilinde ve gönlünde yaptığı etkiden söz etmek istiyorum.

Laiklik, devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan bir prensiptir. Yani ne din devlete, ne de devlet dine müdahele edebilir.

Dünyadaki ve ülkemizdeki laik sistemin din-devlet ilişkisinde -dinin devlete müdahelesi- son derece prensip sahibiyken, iş devlet-din ilişkisine -devletin dine müdahelesi- geldiğinde ne derece despot olduğunu bilhassa İslam üzerinde bunun aşikar olduğu başka bir yazının konusu....

Fakat, şunu belirtmeden de geçemeyeceğim...

Laiklik Müslüman için bir kaostur. Çünkü bir müslüman her ne şart altında olursa olsun dinin emir ve yasaklarına göre yaşama mecburiyetindedir. Yani bir müslümanın dinden ayrı bir yaşantısı yoktur. O sebepten laik sistemde yaşamak zorunda olan bir müslüman ya bu sisteme teslim olmak, onun içinde erimek yada bu sisteme karşı çıkmak, direnmek zorundadır. Peki, ne tam olarak teslim olabiliyor, ne de tam olarak karşı çıkabiliyorsa? İşte Anadolu Müslümanlarının halvet-i ruhiyesi tam da bu şekildedir...

İşte bu laik sistemin zoraki getirisi olan bu ikili yaşam, ister istemez dile de yansımış ve zamanla hiçbir rahatsızlık duyulmaz hale gelerek tabiileşmiş bir kelimeyi, bir mefhumu ortaya çıkarmıştır.

DİNÎ - Yani din ile alakalı olan, din ile ilişkili olan...

"Din Adamı" diye bir tabir kullanıla gelir oldu. Ve bu o kadar alenileşti ki, bundan bırakın rahatsızlık duymayı, bundan rahatsızlık duyanlardan rahatsızlık duyulmaya başlandı...

İslam'da "din adamı" diye müstakil bir sınıf yoktur. Rahiplik, Hahamlık, Guruluk vb. bir makam İslam'a aykırıdır. Bir müslümana dinin temel kaidelerini öğreten onun ailesidir. Daha sonra dinin incelik ve ayrıntıları konusunda uzmanlaşmak isterse, ona göre bir eğitim alıp alim olabilir. Lakin alimlik hiçbir zaman müstakil bir meslek olmamıştır. Ayrıca bir müslüman, dininin temel emir ve yasaklarını bilmek, tüm ibadetlere vakıf olmakla yükümlüdür. Alimlik sadece ayrıntı ve incelikteki bir farktır. Bir kişinin bilgi seviyesi onun daha iyi bir dindar olduğu manasına gelmez. Çünkü müslümanlık bilgi değil iman meselesidir. İman bilgi ile süslenir, bilgi de iman ile temizlenirse işte o kişi muttaki mü'min olur.

Şayet bir kişiye "din adamı" dersek, dolaylı olarak bir başkasının "din adamı" olmadığı manası ortaya çıkar. Böylelikle din sadece belli bir zümreye ait olur. Ve basında ısrarla vurgulanan "Katil İmam" , "Sapık Müezzin" vs. gibi ifadeler peyda olur. Çünkü, o bir insan değildir, bir imam, bir müezzin, bir din adamıdır ve dine karşı gelmiştir. Bir kişiyi imam olarak nitelediğimiz an onun insanlık mazeretini elinden almış oluyoruz. Ki bu da bir insana yapılabilecek en büyük zulümdür. 

"Dini ibadetler" tabirini haza müslümanım diyen bile kullanıyor. Umumileşmiş ve normalleşmiş durumda. "Dini ibadetler" deyince sanki dini olmayan ibadetler de varmış hissiyatı uyanıyor. Bu "ibadetler" kelimesi yükümlülükler, sorumluluklar, davranışlar manalarını ihtiva eden bir minvalde kullanılıyor. Bundan da şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor ki, bir müslümanın dini olan ve dini olmayan yükümlülükleri var. Bir müslümanın dini olan ve dini olmayan sorumlulukları var. Bir müslümanın dini olan ve dini olmayan davranışları var. Yani bir müslümanın dini olan ve dini olmayan bir yaşantısı var.

Bir süper kahraman gibi....

Gündüzleri sıradan bir "man", geceleri müslüman!

İşte bu tabirin kullanılması, akıl baliğ olup da kabrine girinceye kadar ki her nefesinden, sözünden, düşüncesinden, adımından, dokunuşunda, bakışından, duyuşundan hülasa yaptığı ve yapmadığı her şeyden sorumlu tutulup, bunların hesabını verecek olan, dinden gayrı tasavvur edilemeyecek olan bir hayata sahip olan müslüman için akla dimağa sığmaz bir çelişkidir.

Bu iki tabiri tavzih etmekle iktifa edip, diğer tabirleri sadece başlıklar halinde anıp, tahlili size bırakıyorum.

Dini kitap, Dini bilgi, Dini mekan, Dini müzik, Dini bayram, Dini ilimler, Dini filmler, Dini tiyatro , Dini günler vb.

Bu "dini" ayrım ifadelerine günlük konuşmada yer vermemiz, istesek de istemek de, farkında olsak da olmasak da nasıl bir zihniyet ile dünyaya baktığımızı ve nasıl bir zihniyetin te'siri  altında olduğumuz açıkça göstermektedir.

Velhasılı kelam; kendi zihnimizde bile bir bölünme halindeyken, nasıl içtimai biçimde birlik olabiliriz ki?

O sebepten;

To be DİNÎ or not to be... That's the whole point!

Selam ve Dua ile...

6 Nisan 2019 Cumartesi

SON

Bir şeyin sonu getirmekte hiç iyi olmadım. Bir şeyin derken herhangi bir şeyin. Sonlar benim alanım olmadı hiç. Başlamakta iyiyim, devam ettirmekte de hakeza ama iş sona gelince, olmuyor. sonlandıramıyorum. Sonları batırıyorum bile diyemiyorum.  Sonunu getiremeyeceğimi bile bile bir şeye başlamak, bunu bile tanımlayamıyorum. Ben başlamayı ve devam ettirmeyi seviyorum. Bitirmek benlik bir olay değil sanırım. Her şeyden azar azar alıp, azar azar bir şeyler yapıp, yaptığım şeyleri azar azar sunmak güzellik bana göre. Bilmiyorum böyle seviyorum, böyle oluyor. Bitirmeyi deneyince, esasen zorlayınca, sonuç istediğim gibi olmuyor. Çünkü benim isteğim onun bitmemesi, devam etmesi. Bir film düşünün mükemmellik seviyeniz neyse onun doruklarına çıkan bir film. Ve şimdi o filmin hiç bitmediğini düşünün. Artık o kadar da mükemmel olmadığını fark edeceksiniz. Bizim tüm güzellik, zevk vb. algılarımız bir sonla direkt olarak bağlantılı. En sevdiğiniz yemeği, içeceği, kişiyi sonsuza kadar tüketemezsiniz, onun bir limiti olmalı. Onun bir bitişi olduğu için sevdiğimiz şeyleri severiz. Bu hayatta öyle. Bir bitişe sahip olduğu için sıkı sıkı tutunuyoruz. Sıkı sıkı tutunuyoruz çünkü bitecek.

29 Ocak 2019 Salı

GÖKTEN ÜÇ "E" DÜŞMÜŞ...

Yine söyleyecek ve anlatacak şeyler birikti... Kimsenin umrunda değil farkındayım; farkında mısınız, kimsenin umrunda olması benim de umrumda değil...

AE : Peki o zaman, neden bunları yazıp, paylaşıyorsun? Ha!
E : Tuşe! Sana söz hakkı verdiğimi sanmıyorum alterego'cuğum!
E: Bilmiyorum anlayabilecek misin ama biraz izah etmeye çalışayım. Kimsenin umrunda olması umrumda değil, umrumda olsa "kimse"nin dikkati çekmek, onların ilgisi ve beğenisi toplamak adına "hamasi, malayani, sibervari" konulara değinirdim. Ayrıca, bu internet dediğimiz, Asr Kavmi'nin  maddeci teknokrat seminist bilgi çöplüğü otomatik hafıza makinasında veriler "teknik olarak" kaybolmadığı için, bu yazı/yazılar elbet bir gün, bir şekilde tam ihtiyacı olan kişinin önüne çıkacaktır.
AE : Süslü cümleler ve karmaşık kavram ile zeki olduğunu ispatlamaya çalışıyorsun ama ben senin bu kavramları yazmadan önce google'dan araştırdığını biliyorum.
E : Evet, sonuçta burası benim hafızam değil mi? Bilgiyi maddeye dönüştürmeden önce de, kendi biyolojik hafızamda araştırıyorum. Yani ha benim 30 yıllık biyolojik hafızam ha benim siber google hafızam. Sonuçta hepsi benim!
AE : .....
E: Büyü de gel çocuk, haydi...

Evet, alter egom ile yaptığımız bu atışmadan sonra kalamadımız yerden devam edelim.

Bu arada bu yazıları okuyan bazı kişilerde her şeyi eleştirme ve kendini önemli hissetme isteğinden kaynaklı olduğunu düşündüğüm mükemmel bir cümle duyuyorum.

"Güzel yazı, tabi bazı hataları var ama güzel."

1 - Sana kim sordu?
2 - Bazı hatalar derken? Kim seni otorite yaptı?
3 - Burası tamamen benim çöplüğüm ve senin ne düşündüğünü umursamıyorum!

AE : Peki bunu neden yazıyorsun?!
E : Sevgili alteregom, bak ben bunları söyleyen kişiye değil, genel olarak eleştiri mantığına bir açıklama yapıyorum! Bilmem anlatabildim mi?
AE: Anladım, sanırım...
E: Ayrıca, bir daha yazımı kesip araya girersen, seni siler yerine Nihat Hatipoğlu'nu koyarım!

Sevgili okur, tabi ki hatalarım var! Şok edici evet ama senin hatan da benim yazımda hatalar olduğunu söylemem. Bu benim düşüncem ve bana göre yüzde yüz haklıyım. Sana göre yüzde seksen haklıyım, bir başkasına göre var olmam bile hata!

Münazaraları bundan dolayı sevmem! Manasızlığı algılayabiliyor musun? Kelimelerle yapılan bir ''sidik yarışından'' öteye gitmez maalesef...

Şimdi.... Sonunda yazıma başlayabilirim.

Son zamanlarda, E-Sport sistemi ile alakalı şeyler görme sıklığım artınca, artık bir-iki kelam edeyim dedim.

Nedir  E-Sport?

E-mail gibi düşünebilirsiniz. Prensipleri tıpatıp aynı, ufak bir farkla; birinde bilgi ve belge paylaşımı yaparken(e-mail), ötekinde ise oyun oynuyorsunuz.(E-sport).

Mail; posta, mektup. Elektronik sisteme geçmeden önce, kağıt üzerine basılı şekilde birbirimiz ile iletişime geçiyorduk. Sonrasında, kızılötesi uydu sistemi ile Kısa Mesaj mantığı gelişti ve daha sonrasında ise tamamen dijital kodlama sistemine geçildi ve o tarihten itibaren, eposta diye dilimize eklediğimiz iletişim yöntemini kullanıyoruz.

Basılı postalamadan, elektronik postalamaya geçişte duymadığım şikayet ve felaket tellallığını, E-Spor sistemine geçişte duyaroldum.

Eposta için, insanların kelime dağarcığını daraltıyor, imla bilgisini köreltiyor, tembelleştiriyor. İnsanları işsiz ve asosyal yapıyor denebilir mi? Hayır! Yada eskiden postacıların gezdiği sokaklardan şimdi sinyallerin doldurduğu sokaklara gark olduk, sitemi ne kadar mantıklıdır? 

Bunun için daha da köke inelim. Spor, nedir?

Spor; belli kurallara ve tekniklere uyularak yapılan, bedensel gelişmeye yararlı, eğlenmek ve yarışmak amacı da bulunan beden hareketlerinin tümünün ortak adı.

Yüzme, Basketbol, Curling(!) bunlar spor. 
Araba yarışı, motorsiklet yarışı bunlar da spor. 
Okçuluk, atıcılık bunlar bile spor. 

Hatta aşina mısınız bilmiyorum lakin AVCI'lık diye bir spor vardır. Tarihin en eski sporlarındandır. İnsanlar hiçbir fiziksel ihtiyaca ve korunma içgüdüsüne dayanmaksızın hayvanları öldürüyorlar ve buna SPOR diyorlar.


Peki bu herkesin karşısında durduğu E-Spor'da ne oluyor? 

Online olarak oyun oynuyorlar. Evet, bildiğiniz bilgisayar oyunu. İnsanlar, bilgisiyarın başında takım olarak yada bireysel olarak oturup oyun oynuyorlar ve diğer insanlarda bir taraf seçip, kimin kazanıp kimin kazanmayacağına dair heyecan dolu bir zaman dilimi yaşıyorlar.

Yani; 22 kişinin, ağ ile örülmüş 3 adet demir sütunun içerisinden yuvarlak bir objeyi geçirip, geçiremeyeceği, 10 kişinin, seken plastikvari bir objeyi, yüksekçe bir yere konumlandırılmış sepetin içine sokup, sokamayacağı konusunda duyduğu heyecan hissi ile tamamen aynı.

Peki nedir, bu kadar tepki almasına sebep olan şey?

Çok basit; YENİ OLMASI...

Evet, insanların asla değiştiremediği tek şey, yeniye olan korkusu ve önyargısıdır.

Peki sadece bu mu? Hayır tabi ki de, insanın kendi salt değilken, insan ile alakalı hiçbir şey de doğal olarak salt olmayacaktır. Bu girift bir karşı duruş. Bu karşı duruşun içerisinde, nesile karşı iyi niyetli bir koruma hissi de mevcuttur. Bu koruma içgüdüsü ne kadar iyi niyetli olsa da, eksik ve cahilce tepkileri doğurmaktan kendi koruyamıyor maalesef.

Korku insana düşünme fırsatı vermeden, eyleme geçme veya eylemsizlik içinde kalma emrini aşılar. Bu gayet anlaşılabilir bir olgu olsa da, sonuçta zarar kaçınılmaz olmaktadır.

Spor, bedeni gelişmeyi, sağlıklı ve sorumlu bir birey olmayı öğretir, sosyal ilişkileri güçlendirir vs. vs. vs. gibi düşünceler bu "nesli koruma" prosedürünü aktive etmiştir. Çünkü bu mantaliteye göre, espor yukarıda sayılan hiçbir şeyi tam anlamıyla yerine getirememektedir.

Şimdi, bu tezin doğruluk payı vardır. Lakin tezin diğer görünmeyen yarısında ki - spor - tanımı ile şu anki spor ve sporculuk sistemi uyuşmamaktadır.

Spor, tamamen eğlence amaçlı yan etki olarak da bedeni ve zihinsel sağlık açısından yararlıdır.

Evvela şu unutulmamalıdır ki, spor bir amaç değil; araçtır.

Bir eğlence aracıdır.

Dünyevi olarak en çok gelir sağlayan 3 sektör mevcuttur.

1- Silah Sanayisi
2- İlaç Sanayisi
3- Eğlence Sanayisi

Silah Sanayisi, daima bir tehdit oluşturarak daha fazla silah kullanmayı teşvik eder.
İlaç Sanayisi, daima bir tehdit oluşturarak daha fazla ilaç kullanmayı teşvik eder.
Eğlence Sanayisi, ilk iki sanayinin tehditlerinin gerçek olmadığını unutturmak için daha fazla eğlenmeli teşvik eder.

Spor sektörü, eğlence sanayisinin en güçlü kollarından biridir. 100'lerce çeşiti vardır. Öyle ki dünya üzerinde herkesi etkisi altında alacak kadar çeşiti mevcuttur. Futbol sevmezseniz, Hokey; Hokey sevmezseniz, Basketbol, olmadı Tenis, olmadı araba yarışı, olmadı golf... Curling diye bir şey var bu hayatta, size daha ne diyebilirim acaba?!

Spor, sporcular olmadan yapılamaz. Çoğu sporcu (bazı elitist sporlar hariç) varoş, kenar mahalle, fakir popülasyondan gelir. Ve ömrünce çalışarak geldiği mahallenin kenarlarını dip sosa batırıp yiyebilecek kadar zengin olur.

Tüm hayatını, insanlar daha fazla spor ayakkabı, daha fazla forma alsınlar diye beden gelişmesine(?) ayırır. İçki, kumar, uyuşturucu tuzaklarının eline düşüp, jubile yapacak kadar talihliyse mutlu mesut yaşar. Ki, jubile yapacak kadar talihi yoksa, tek bir sakatlanma ile yada yaptığı tek bir hata ile, bir gün önce ona olan sevdiği hasebiyle canını verecek kadar seven insanlar, onu ya unutur yada unutulmaktan beter eder.

Peki tüm hayatı boyunca sadece spor giyim markaları ve çeşitli markaların reklamını yapmış, bunlar için bedenini satmış olan bu kişinin bedeni artık ürün sattıramayacak hale geldiğinde bu kişiye ne olur?

Eski hayat kadınlarına ne olursa o olur sanırım... Kimsenin eskiden kim olduğu öğrenilmesin diye insanlardan kaçarak yada sadece bedenimden ibaret değilim diye insanları ikna etmekle geçiriri ömrünü...

Onların yerini alan şimdinin ''ilahları'' ama 10 yıl sonrasının "atıkları" ise geçmişi kötüleyerek, kendi ve yaptığını "işi" evrenin merkezi görerek hayatını geçirir.

Şimdi diyebiliriz ki, bunlar sektör hale gelmiş versiyon, bizim spor dediğimiz şey sokakta, normal insanın yaptığı şey... O zaman da şöyle bir sonuç çıkar, espor konusunda insanların - karşı çıkan insaların - derdinin internet kafede "Abi 1 tl'lik açar mısın?" lar olduğunu sanmıyorum. Onlar da sanıyorum ki, bu espor sektörüne karşılar. İşte benim de izahatım burada devreye gidiyor.

Efendim, elektronik yada değil sektör haline gelmiş bu "spor" olgusu insanlığı sömürüyor.

Spor ve espor, aynı b.kun laciverti...

Kral çıplak diye bağıracaksanız, tüm kralların çıplak olduğunu söylemek zorundasınız, sadece sizin "anlamadıklarınıza" değil.