30 Aralık 2014 Salı

EKSİK Bİ' HİKAYE

''Hiç kaçış yok'' dedi sigara dumanını yüzüme üfleyerek. ''Bir yanın daima arabesk kalacak.'' Yağmur dinmişti, sığındığımız apartman girişinden çıkıp yürümeye devam ettik. Acelemiz olmamasına rağmen bir yere yetişmeye çalışıyor gibi yürüyorduk. Bazen böyle saçma hızlanmalarımız olurdu. Sanki bizi ileride bekleyen çok önemli bir olay var ve bir an önce ona ulaşmalıyız hissiyatını taşırdık. Evden çıkarken oluşan ''bir şeyler unutuldu'' duygusunun tam tersi vardı bizde. Geçmişimizde bir şey yoktu, sahip olduklarımız üç cebe sığıyordu. Cüzdan, anahtar, telefon. Ama geleceğimizde sürekli bir şeyleri ıskalayacağız korkusunu yaşıyorduk. Ya bir şey oluyordu biz orada olmuyorduk ya da biz varken hiçbir şey olmuyordu. Süreğen bir eksiklik var üstümüzde. Hiç tam olamayacak, hiç tamamlanamayacağız. Hani bir fikir, bir söz gelir akla sonra tam söyleyecekken unutulur da, o fikir, söz tüm sıkıntıları bir anda çözecek, tüm problemleri bir anda yok edecek gibi gelir ya, iste tam öyle bir eksiklikti bu. Hayatımız hep ''ama ne?'' sorusuna cevap aramakla geçiyordu. Omuzuyla sağa doğru itti beni ve 'Şurası'' dedi. O narin vücudun bu kadar sarsıcı olabilmesi beni bir an için şaşırttı ama daha sonra hep güçlü bir kadın olduğunu hatırladım. ''Islanmadan girelim, şanslıyız'' dedi. Cevap olarak burnumdan hava vermekle yetindim. Mekanın kapısından girerken bir damla, atkım ile montum arasındaki o minicik açıklığı buldu ve ensemin en hassas yerinden sırtıma doğru aktı. O anda annemin cenazesini hatırladım. Her şey o kadar planlı ve olağandı ki, annemin ilk kez ölmediğini düşünmüştüm. Sanki annem iki hafta bir düzenli olarak ölürdü. Bu da o cenazelerden biriydi işte. ''Gelsene'' dedi tabuttan bir ses, ''içerisi çok sıcak.'' ''Dalmışım.'' dedim belli belirsiz bir tonda. Kırmızı ışığın aydınlattı gözlerini gördüm, montumdan çekip mekana beni sokmaya çalışıyordu. ''Üst kata çıkalım.'' dedi ve beni beklemeden merdivene yöneldi. Merdivenden çıktım, bir masayı işaret etti, ''Ben geliyorum.'' dedi ve tekrar merdivenden aşağı indi. Hiç duraksamadan gösterdiği masaya doğru yöneldim. Montumu ve atkımı çıkarıp, oturduğum sandalyenin sırtına astım. Atkının ucu yere değiyordu. Aldım atkıyı montumun kolunun içine tıkıştırdım. Islak kumaş, egzotik kahve ve oda spreyi kokuyordu ortam ve çok kırmızıydı. Aslında daha çok turuncuydu. O kadar turuncuydu ki canım meyveli pasta çekti. Fondan gelen etnik müziğin arasında, ayakkabılarının sesini duydum. Merdivene doğru baktım. Garson çocuğu gördüm. Yanımdaki masaya siparişleri getiriyordu. Diğer masalara göz gezdirdim. Renk renk hırkalar, tadına değmeyecek kadar pahalı içecekler ve kendisi akıllanırken kullanıcısını moronlaştıran telefonlardan başka bir şey yoktu. ''Neden böyle bir yere geldik ki?'' dedim içimden. ''Biraz değişiklik iyidir'' dedi karşımdaki sandalyeyi yanıma çekerken. Oturup gözlerimin içine baktı. ''Sipariş verdin mi?'' dedi. Kafamı salladım ve buluştuğumuzdan beri hiç konuşmadığımı fark ettim. Sorun etmemişti. Bu bir sorun muydu? Garsona o kadar nazikçe işaret etti ki, ellerini öpüp, onlara sarılmak ve o avuçlarda kaybolmak istedim. Yapmazdım tabii ki, masalar çok dardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder